Muhafazakarların Sanat Anlayışlarının Yetersizliği

Temmuz 3, 2020

Erdoğan, Levent’te yeni bir cami inşaatının temelini atacak. Caminin maketi şöyle:

Biz bu camiyi tanıyoruz diyebilirsiniz. Çünkü yine Erdoğan döneminde açılan camilerden bir başkası olan Mimar Sinan Camii’ne çok benziyor:

Çamlıca Camii’ne de benziyor gibi:

Bu birbirinin aynısı camiiler neyi gösteriyor? Muhafazakarlar sanat konusunda tam muhafazakarlar: Yeni olan her şeye karşılar; eski bir camii planı onlar için yeterli. Yeni bir şey düşünmeye, tasarlamaya, planlamaya gerek yok.

Yeni bir şey yapalım, farklı bir şey olsun demiyorlar. Olağanüstü korkaklar.

Muhafazakarların sanat alanındaki kısırlığı yeni bir şey değil. Ankara’da Kocatepe’ye yapılacak camii için açılan yarışmayı kazanan Vedat Dalokay’ın planını rafa kaldırıp yukarıdakilerin bir benzeri camiyi de yapmışlardı zamanında:

Bu örneklere bakıldığında, yeni bir camii tasarımı düşünmenin en büyük günahlardan birisi olduğu düşünülebilir.

Ama bu durum aslında daha çok bizdeki muhafazakarlara özgü. Örneğin, Dalokay’ın projesi Pakistan’da hayata geçirebilmişti:

Bizim muhafazakarların daha kırk fırın ekmek yemesi gerekiyor gibi görünüyor.

Kısır Politik Hayat

Temmuz 2, 2020

Türk politik hayatı son derece kısır: Çok vaat var, tehdit var, yapılan bir pek bir şey yok.

Erdoğan Taksim’deki Gezi Parkı’nı yok etmek istedi. Yapabildi mi? Hayır.
Erdoğan İş Bankası’na el koymak istedi, istiyor. Yapabildi mi, Hayır.
Erdoğan sosyal medyayı tümüyle kapatmak istiyor. Yapabilir mi? Hayır.

Kılıçdaroğlu cephesinde de aynı kısırlık var.
Kılıçdaroğlu üniversitede ve kamuda başörtüsü üzerine arkadaşlarının çalıştığını açıklamıştı (on yılı falan buluyor). Herhangi bir çalışma çıktı mı ortaya? Hayır.
Kılıçdaroğlu Emeklilikte Yaşa Takılanlar sorununu çözeceğini söyledi. Çözümü var mı ortada? Hayır.
Kılıçdaroğlu başa geçerse 4 yılda PKK terörünü bitireceğini söylüyor. Ortada bir çözüm önerisi var mı? Hayır.

Havanda su dövüyorlar yalnızca.

Asya’nın en zengin insanı ya da “İki Kardeşin Hikayesi”

Haziran 23, 2020

Hintli Mukesh Ambani, 64.5 milyar dolarlık servetiyle Asya’nın en zengin insanı . Bu servetle Asya’nın en zengin insanı olmakla kalmıyor, dünyanın en zengin ilk on kişisi arasına da giriyor.

Mukesh Ambani’nin bir de kardeşi var: Anil Ambani. Onun servetiyse 1.7 milyar dolar.

Kardeşlerin babası Dhirubhai Ambani, iki kardeşin servetlerin kökenini oluşturuyor. Baba Ambani 2002 yılında ölmüş ve kardeşler de miras paylaşımı kavgasına tutuşmuş. Sonra, araya annelerinin girmesiyle malları, şirketleri bölüşüp ayrı yollara girmişler.Aradan geçen sürede Mukesh sürekli büyürken ve servetine servet katarken kardeşi o kadar başarılı olamamış. Hatta bu yılın başlarında, İngiltere’deki bir davada servetinin aslında “sıfır” olduğunu söylemiş.Mirastan hemen hemen eşit pay alan iki kardeşten birisi dünyanın en zenginleri arasına girerken diğeri nasıl batak hale gelir? Anil Ambani’nin iş yaşamı biraz tanıdık geliyor: Sürekli olarak iktidardakilerle yakınlık oluşturup şirketleri için ayrıcalık koparma, birlikte iş yaptığı Avrupalı şirketlere kazık atmaya çalışma peşinde. Hatta Ericsson firmasına da parasını ödememiş ve hapis olasılığıyla karşı karşıya kalmış. Onu bu durumdan kurtaran da abisi Mukesh olmuş.Gördüğüm kadarıyla iki kardeşin servetlerini belirleyen şey yönetim tarzları olmuş. İyi yönetime karşılık kötü yönetim.Bu iki kardeşin durumu Türkiye’nin durumuyla, kendisine benzer ülkelerin durumuna benziyor.Türkiye, 1960’lı yıllarda Güney Kore ile benzer durumdayken, hatta daha iyi durumdayken şu anda Güney Kore’nin çok gerisinde.Güney Kore’yi bırakalım, daha 1990’lı yılların başında kendisinden kat kat kötü durumda olan Doğru Avrupa ülkelerinin (Romanya, Bulgaristan, Macaristan gibi) bile gerisinde.Bu durumun açıklaması da Ambani kardeşlerin durumlarının açıklamasıyla aynı: Kötü yönetim.
Kötü yönetildiğimiz açık.
İyi yönetilmemizse bizim elimizde.

Mikroİşlemcilerdeki Güvenlik Açığı (Meltdown ve Spectre)

Haziran 22, 2020

2017 yılından bu yana bildiğimiz bir güvenlik açığı var. Bu açık bir yazılım firmasının ürettiği yazılımda bulunan bir açık değil, bilgisayarlarımızın beynini oluşturan işlemcilerdeki bir açık.

Önce işlemcilere bir bakalım. Ama her yerin bir gaz ve toz bulutundan ibaret olduğu en eski dönemlere kadar gitmeyelim ve 80386 işlemcisinden başlayalım, çokgörevlilik, dallanma tahmini gibi konuları ele alalım.

1985 yılında çıkan 80386 işlemcisi büyük bir ilerlemeydi. 8086 ile başlayan, 80286 ile tökezleyen bir dizinin en olgun haliydi. 32 bitlik bir işlemci olan 80386 çok daha büyük bir belleğe doğrudan ulaşabiliyor, işlemleri de çok daha hızlı bir şekilde yapabiliyordu.

8086, 80286 ve 80386 genel amaçlı işlemcilerdi. Yani, hemen her türlü işi yapabiliyorlardı; matematiksel işlemler, dosya işlemleri, görüntü işlemleri vb. Matematik işlemler bu işlemcilerin yapabildiği işlerin bir tanesiydi ama en önemlisi değildi. Bu nedenle, matematik ağırlıklı işlerde onlara yardımcı olmak için matematiksel işlemciler üretildi: 8086 işlemcisi için 8087 matematik işlemcisi, 80286 için 80287 ve 80386 için de 80387. Matematiksel işlemcilerin kullanılması zorunlu değildi ama kullanıldığı zaman matematik ağırlıklı işlemlerin, örneğin mimari tasarım işlemlerinin performansını 3-4 kat arttırabiliyorlardı.

Matematik işlemciler her zaman genel amaçlı işlemcilerden pahalıydı, bu yüzden her makinede onlara rastlamamız söz konusu olmuyordu.

80386’lı bilgisayarlar işlemci ile RAM bellek arasında tampon bir bellek de kullanabiliyordu. RAM bellekten daha hızlı olan Tampon Bellek, sık kullanılan verileri RAM bellekten alıyor ve depoluyordu. Böylece işlemci genel olarak, daha yavaş olan RAM belleğe gitmek zoruna kalmıyordu.

Matematik işlemci ve tampon bellek ile bir anakart üzerinde şu şekilde bir düzen görüyorduk:

Bu arada, yarıiletken teknolojisinin sürekli geliştiğini ve ucuzladığını unutmayalım. Intel’in kurucularından birisi olan Gordon Moore dile getirdiği için onun adıyla anılan Moore Yasası’na göre, bir tümleşik devre üzerindeki transistörlerin sayısı her 24 ayda bir iki katına çıkıyor. Bu nedenle, gelişen teknoloji sayesinde, Intel 386 sonrasındaki işlemcisinde çok daha fazla işleve yer vermek istedi ve 80486 adını verdiği bu yeni işlemciye matematiksel işlemciyi ve 8 KB’lık bir tampon belleği ekledi. Yani, 486 işlemcisini bir 386, bir 387 ve bir tampon bellek devresinin toplamı şeklinde düşünebiliriz:

İşlemci üzerindeki tampon bellek hem işlenecek verileri hem de çalıştırılacak komutları içerebiliyordu. 80486 İşlemcisinin büyük başarı kazandığını söylemeye gerek yok.

Yukarıdaki haliyle işlemci alanında daha başka bir şey yapmak zor görünüyor; matematik işlemcisi ve tampon bellek ana işlemciyle birlikte yan yana, aynı tümleşik devre üzerinde. Daha ne olsun?

Intel’in “Daha ne olsun?” sorusuna yanıtı Pentium işlemci oldu. Pentium’un yapısına bir bakalım:

Gördüğünüz gibi, Pentium aslında iki ayrı 486 işlemci içeriyor gibi düşünülebilir. Intel gelişen teknoloji sayesinde aynı alana yerleştirebildiği transistör sayısını arttırınca fırsatı değerlendirip iki 486 işlemcisini aynı alana sıkıştırabilmiş. 486 işlemci derken işlemcinin fiilen işlem yaptığı kısımlarını kastediyoruz. Bu yapının sonraki Hyperthreading ve Core işlemci yapılarına dönüşeceğini öngörebilirsiniz. Tampon bellek de aslında bir değil iki tane; veriler için bir tampon bellek, işlenecek komutlar için başka bir tampon bellek. Komut tampon belleği ileride başımıza bela olacak.

Peki, iki işlemci içeren bir işlemci nasıl kullanılabilir? Birincisi, bilgisayarda birden fazla programı daha iyi çalıştırabiliriz. Aynı anda birden fazla işi yapabilmek (program çalıştırabilmek) “Çok görevlilik” (Multitasking) olarak adlandırılıyor. Tek işlemciyle bile çokgörevliliği sağlayabiliyoruz: İşlemcinin zamanını çalışan programlar arasında bölüştürürsek, işlemciler çok hızlı olduğu için, iki program aynı anda çalışıyor görünebilir. Ama birden fazla işlemci varsa o zaman bir görevi birine, bir başka görevi diğerine verip daha iyi bir çokgörevlilik sağlayabiliriz.

Şimdilik bilgisayar üzerinde tek bir program çalıştığın varsayalım. Bu durumda çokgörevlilik diye bir şey yok (işletim sisteminin kendisinin görevlerini bir kenara bırakıyoruz). O zaman birden fazla işlemcinin ne yararı olacak?

Eğer çalışan program birden fazla işlemciyi kullanabilecek yapıdaysa, yani paralel çalışmayı destekleyebiliyorsa işimiz kolay: Program işlemciye paralel çalışacak kodları verir, işlemci de bu kodları farklı işlemcilerde çalıştırır.

Bazı uygulamalar, bazı ortamlar paralel çalışmayı destekler. Örneğin, Powershell içinde paralel çalışabilecek kodları belirtebiliyoruz. Önce, paralel özellik içermeyen bir Powershell koduna bakalım:

$number=1

while($true){

$name=$number.tostring()

new-aduser -name $name

$number=$number+1

}

Yukarıdaki kod, Ctrl-C ile kesilene kadar “birbiri ardına” yeni kullanıcı yaratıyor. Kod içinde paralellik yok dolayısıyla işletim sistemi bu kodu büyük olasılıkla hep aynı işlemci üzerinde çalıştıracak.

Şimdi de şu koda bakalım:

workflow Create

{

$numbers = 4997970..5200000

foreach -parallel ($number in $numbers)

{

$name=$number.tostring()

new-aduser -name $name

}

}

Create

Bu, Powershell içinde bir iş akışı kodu örneği ve aynen yukarıdaki kod gibi kullanıcı yaratıyor ama bunu paralel şekilde yapıyor. İşletim sisteminin bunu fark ettiğinde işlemleri farklı işlemcilere ataması mümkün.

Ama Powershell paralel çalışmayı destekleyen yeni bir ortam. Pentium’un çıktığı 1990’lı yılların başındaysa paralel çalışmayı gözeterek yazılmış program yok gibi bir şey.

Neyse ki Intel’in çantasında performansı arttırmak için başka numaralar da var. Burada karşımıza, şimdilerde başımıza bela olacak Branch Prediction (Dallanma Tahmini) teknolojisi çıkıyor. İster paralel çalışmayı destekleyen programlar olsun, isterse klasik programlar olsun, dallanma tahmini ile performansı arttırabiliriz.

Branch Prediction (Dallanma Tahmini)

Programların içinde çok sayıda koşul ifadesi bulunur: Bir değer şu sayıdan büyükse şunu yap, değilse bunu yap gibi. Aşağıdaki Powershell koduna bir göz atalım:

$i=1

If ($i –lt 1000) {write-host “i değişkeni 1000den küçüktür”}

else {write-host “i değişkeni 1000den küçük değildir”}

Kodun ilk satırında $i değişkenine bir değer atıyoruz. Sonra da If-else yapısında bu değişkenin değerini denetliyoruz ve verili bir sayıdan küçük olup olmadığına bakıp ona göre işlemler yapıyoruz.

Tüm programlar çok sayıda If-else yapısından oluşur, sürekli olarak bir şeyler başka şeylerle karşılaştırılır, karşılaştırma sonucuna göre farklı işlemler yapılır. Burada bir itiraz gelebilir; “If-else dışında da çok yapı var, örneğin For döngüsü ya da Do while döngüsü, vb.” Bu itiraza şu yanıtı verebiliriz: If-else dışındaki yapılar aslında hep If-else yapılarına dönüştürülür!

Aşağıdaki örnek C koduna bakalım:

int c;

int main () {

int i, j;

for (i=0; i<1000; i++) {

for (j=0; j<4; j++) {

c++;

}

}

return c;

}

Bu C kodunda hiç If-Else döngüsü yok gibi görünüyor. Ama yukarıdaki gibi bir kod, derleyici (compiler) tarafından şuna benzer bir şekle dönüşür:

main:

leal 4(%esp), %ecx ;

andl $-16, %esp

pushl -4(%ecx)

pushl %ecx

xorl %ecx, %ecx ; i = 0 (%ecx)

.L2:

xorl %edx, %edx ; j = 0 (%edx)

.L3:

movl c, %eax ; %eax = c

addl $1, %edx ; j++

addl $1, %eax ; %eax++

movl %eax, c ; c = %eax

cmpl $4, %edx ; if j < 4 then goto L3

jne .L3 ; INNER LOOP BRANCH

addl $1, %ecx ; i++

cmpl $1000, %ecx ; if i < 1000 then goto L2

jne .L2 ; OUTER LOOP BRANCH

movl c, %eax ; return c

popl %ecx ; function overhead

leal -4(%ecx), %esp

ret

Dolayısıyla programlar çok sayıda If-Else koşul cümlesinden oluşur diyebiliriz. Yine örnek C kodumuza bakalım. Bu kod i değişkenine önce 0 değerini atıyor, i değişkenini her seferinde bir arttırıyor, ta ki i’nin değeri 1000 oluncaya kadar. Bu döngü If-else yapısında tam 1000 sefer If kısmını doğrulayacak (if i<1000). Dolayısıyla 1000 sefer boyunca ilgili koşulun doğru olacağını varsayarak işlem yapsak işlemleri hızlandırabiliriz. If kısmındaki komutları bir Komut Tampon Belleği’ne (Instruction Cache) koyarız ve kodu 1000 kez çalıştırırız. Bu varsayım i değeri 1000’e ulaştığında yanlışlanacak ve bizim Instruction Cache’i boşaltıp “Else” bölümündeki işlemleri oraya yerleştirmemiz gerekecek, bu da bir miktar gecikme demek. Gecikme ama 1000 sefer komutları hızlı bir şekilde işlerken yalnızca bir sefer gecikme yaşayacağız. Değer mi? Değer. O zaman yürüyelim arkadaşlar. Herkes mutlu.

Mutluluk 22 yaşındaki genç bir araştırmacının durumu fark etmesine kadar uzun yıllar sürdü. Herkesin başına bela olan bulgunun sorumlusu aşağıda fotoğrafı görülen Jann Horn.

Aslında işlemcilerde ve özellikle de dallanma tahmini teknolojisinde açık olabileceğini düşünüp bu alanda çalışan başkaları vardı. Bu kişiler geniş olanaklara da sahipti ama onlarcan önce dallanma tahminindeki olası sorunu bulan kişi bu genç adam oldu.

Jann Horn daha lisede okurken arkadaşlarıyla birlikte yaptığı projeyle Almanya’da beşinci olmuştu ve başbakan Angela Merkel’in kabul edip kutladığı 64 gelecek vaat eden genç arasına girmişti. Yaptığı proje de hoşaf projesi falan değildi: Arkadaşlarıyla zor bir konuyu ele almışlardı; ikili sarkaç. Yaptıkları proje ikili sarkacın hareketinde ortaya çıkabilecek düzensizlikleri “tahmin” ediyor ve mıknatıslar yardımıyla bunları gideriyordu.

Horn 2017 yılında Google’ın Siber Güvenlik Bölümü’nde staj yaparken Intel işlemcilerine ilişkin binlerce sayfalık İşlemci Kılavuzları’nı okudu dallanma tahmini konusuna odaklandı. Şunu buldu: İşlemci yanlış bir tahminde bulunduğunda, yanlış tahmine ilişkin kodları Komut Tampon Belleği’nden silmiyor, orada bırakıyordu! Eğer dikkatlice bir kod yazılırsa bu durum kötüye kullanılabilirdi ve kötü amaçlı kod bilgisayardaki tüm RAM belleğe, oradan da bilgisayardaki tüm dosyalara ulaşabilirdi! Kıyamet koptu tabii.

Dallanma Tahmini 1990’lı yılların başından bu yana tüm işlemcilerde kullanılıyor: Bu da milyarlarca işlemci demek. Milyarlarca kötüye kullanıma açık işlemci! Karabasan gibi.

Horn’un bulgusu bu konuda çalışan diğer ekiplerin bulgularıyla birleştirildi ve bulunan açıklar Meltdown ve Spectre olarak adlandırıldı.

Bulunan şeyler bir açık. Ama açığı kullanılabilecek kötü yazılımları üretmek kolay değil. Kolay olmasa da olanaksız değil. Bu yüzden hem Intel gibi işlemci üreticileri hem de Microsoft gibi yazılım üreticileri hemen bu açığı kapatmaya yöneldiler. Bunu büyük oranda da başardıkları söylenebilir.

İşlemcim Meltdown ve Spectre Açıklarına Karşı Korumalı Mı?

Microsoft, işlemcimizin söz konusu açıklara sahip olup olmadığını ve işletim sistemimizin gerekli yamalara sahip olup olmadığını görebilmemiz için Speculationcontrol adında bir Powershell modülü üretti. Bu modülü, yönetici olarak açtığımız bir Powershell ortamında, aşağıdaki komutla sistemimize yükleyebiliriz:

Install-module speculationcontrol

Bu modülün içinde tek bir komut var: Get-SpeculationControlSettings. Bu komutu çalıştırdığımızda çok sayıda bilgi alıyoruz:

Raporda görüldüğü gibi, işlemcimiz yukarıda anlatılan açığa (vulnerability) sahip olabilir ama işletim sisteminde buna yönelik önlem (mitigation) varsa sorun yoktur.

Medyadakiler ve Gerçekler

Haziran 17, 2020

Reuters’in aktardığı bir habere göre, 18-24 yaşları arasındaki Amerikalı erkeklerin üçte biri son bir yılda hiç seks yapmamış.

Dizilerde ve filmlerde gördüğümüzün tam tersi bir durum bu.

Sex and City’nin bir bölümünde, kadın oyunculardan birisi cinsel yolla bulaşan bir hastalığa tutuluyordu ve doktorunun önerisiyle, o ana kadar ilişki kurmuş olduğu erkekleri arayıp onları durumdan haberdar ediyordu. Listede onlarca kişi vardı.

O anki partneriyle bunu konuşurken partnerinin de onlarca başka partneri olduğunu öğreniyordu.

Bunu izleyenlerin çoğunda bir “Vay be” tepkisi gelişmiştir ve dizideki kişilere göre çok şey kaçırdıklarını, çok sönük bir yaşam geçirmekte olduğunu düşünmüşlerdir.

Sex and City ve benzeri diziler, filmler Amerikan yaşamını (ya da başka herhangi bir ülkenin yaşamını) çarpıtarak anlatıyor.

Böyle yapmak zorundalar da: Sex and City’nin oyuncuları sürekli olarak tek bir partnerla ilişki kurmuş olsalar ortaya seyredilecek bir şey çıkmayabilir.

Benzer bir durum detektiflik öyküleri, filmleri, dizileri için de geçerli. Bu öyküler gerçek olsa ortada canlı bir kişi kalmayacak neredeyse.

Halbuki cinayet ciddi bir iş ve o kadar sık yaşanmıyor.

Bu durum “zaten çok açık” gibi görünebilir. Ama herkes için, her zaman bu kadar açık olmayabilir.

Askeri lisede okurken Grease filmi çıkmıştı ve filmdeki gibi bir sivil liseyi kaçırdıklarını düşünen bazıları okuldan ayrılmıştı örneğin.

İmrenilecek hayatları ıskaladığımızı her düşündüğümüzde bunları yeniden akla getirmekte yarar var.

Siyah Kardeşlerimizin Protestolarına Bir de Bu Açıdan Bakalım

Haziran 8, 2020

Şirketlerin çalışanlarına sağladığı soft eğitimler (kişisel gelişim eğitimleri) çoğunlukla patlak olur.

Yararsız eğitimlerdir bunlar. Ama bir arkadaşımın aktardığı eğitim çok bilgilendirici gelmişti bana.

Bu eğitimde, insanların tutumları ele alınıyordu. İnsanlar başka insanlara karşı sıklıkla üç farklı tutumdan birini gösteriyordu:

Zalim, mazlum ve kurtarıcı.

İnsanların çoğu iş yerlerinde haksızlığa uğradığını düşünüyor yani kendilerini mazlum, kendilerine kötü davrananları da zalim olarak görüyorlar.

Bazen de yukarılardan birisi kurtarıcı olarak geliyor, çalışan eziyet eden zalimi gönderiyor, mazlumu kurtarıyor.

Eğitimde verilen en en önemli bilgiyse mazlum olanların çok çabuk zalim konumuna (ve kurtarıcı) geçebilecekleri gerçeği:

"Madem o bana şunu yaptı, ben de ona bunu yapayım da inim inim inleteyim onu".

Zalim konumundakiler de buna karşılık çabuk şekilde asıl kendilerinin mazlum olduğunu iddia edebiliyorlar.

Doğru tutumsa, insanları (kendimiz de dahil) zalim-mazlum-kurtarıcı üçlemesi dışında düşünebilmek.

Siyah kardeşlerimizin dünyanın dört bir yanında günlerdir süren protestolarında bir de bu açıdan bakmak gerek.

Siyahların sürekli olarak kendilerini mazlum görmekten (ve böyle ilan etmekten) kurtulmaları gerek.

Niye kurtulmaları gerek?

Çünkü kendilerini mazlum hissetmeye devam ettikçe kendilerini geliştiremiyorlar; iyi eğitim alamıyorlar, iyi işlerde çalışamıyorlar, iyi ve sağlıklı bir hayat yaşamıyorlar.

“Gay” sözcüğünün değişimi

Haziran 7, 2020

TV kanalları arasında gezinirken siyah-beyaz bir filme rastladım: “Gay Divorcee”. Allah allah, siyah beyaz filmler döneminde bu adda bir filmi nasıl yapmışlar acaba diye düşünürken film hakkında bilgilere ulaştım.

1934 yapımı filmin adı aslında “Neşeli, Mutlu Dul” anlamına geliyor yoksa eşcinsel dul değil.

İngilizce’deki “Gay” sözcüğünün eşcinsel anlamına gelişi yeni bir gelişme. Sözcük aslında neşeli, tasasız anlamına geliyor.

Kişilerin yanı sıra bazı dönemler de “gay” olarak tanımlanmış. Örneğin, Amerika’da 1890’lı yıllar Gay Nineties (Neşeli Doksanlar) olarak anılır.

Çünkü 1860’lı yılları sakatlayan İç Savaş geride kalmış, ekonomi gelişmekte, insanlar zenginleşmekte, zenginleşmeyle birlikte sanat-kültür hayatı da gelişmektedir.

Eşcinselliği açık olan kişileri aklımıza getirdiğimizde onları genelde neşeli, tasasız kişiler olarak görürüz.

İngilizce konuşan milletler de bu nedenle eşcinsellere “gay” demeye başlamışlar ve sözcük aslından sapıp yalnızca eşcinsel anlamında kullanılmaya başlanmış.

Öte yandan, eşcinsellik pek neşeli, tasasız bir durum da değil, her ne kadar dışarıdan öyle görünse de.

Yapılan araştımalar, gay’lerdeki intihar oranının eşcinsel olmayanlara göre 2-3 kat fazla olduğunu gösteriyor.

Zeki Müren eşcinsellerin görünüşü ile yaşadıkları sıkıntılı durumlar arasındaki karşıtlığı iyi özetlemiş gibi:

kimsesizlerin kimsesiziyim kimsesizim
yalnızların yalnızıyım yalnızım
dertlilerin dertlisiyim dertliyim
aşıkların aşkıyım aşıkım
ismim mesut göbek adım bahtiyar
yıllarca hep böyle bildiniz siz
mesut bahtiyardan şarkılar dinlediniz

Kullanıcı Hesabı Denetimi (UAC) Nasıl Çalışır?

Haziran 5, 2020

Vista’yla birlikte gelen yeniliklerden birisi Kullanıcı Hesabı Denetimi (User Account Control-UAC) idi.

UAC, yönetici yetkilerine sahip kullanıcıların normalde bu yetkilerini kullanmadan iş görmelerini ve yalnızca kendi istedikleri durumlarda, bilinçli bir şekilde yönetici yetkilerini kullanmalarını hedefliyor.

UAC’ye neden gerek duyuluyor?

Kötü yazılımlar çoğunlukla o anda oturum açmış kullanıcıların yetkilerini kullanabiliyor. Ve o kullanıcılar yetkiliyse kötü amaçlı yazılımlar amaçlarına kolayca ulaşabiliyor.

UAC sayesinde, bir şekilde bilgisayara gelebilecek kötü yazılımlar, o andaki kullanıcı yönetici olsa bile, onun yönetim yetkilerini kullanamıyor.

Peki, UAC bunu nasıl başarıyor?

Kullanıcı oturum açtığında Windows o kullanıcı için bir güvenlik kartı (security token) hazırlıyor.

Bu güvenlik kartı üzerinde, kullanıcının güvenlik kimlik numarası (Security ID), dahil olduğu gruplar ve sahip olduğu yetkiler-haklar (privilege) yer alıyor.

Kullanıcı bir iş yapmak istediğinde Windows onun güvenlik kartına bakarak işi yapıp yapamayacağına karar veriyor.

UAC mekanizmasından sonra işler şu şekilde değişiyor:

Windows, yönetici olduğunu anladığı kullanıcı oturum açtığında onun için bir değil iki güvenlik kartı yaratıyor. Birisi, kullanıcının normal yetkilerini içeren güvenlik kartı, diğeri de onun yönetim yetkilerini de içeren güvenlik kartı.

Yönetici kullanıcı normal işlerini normal güvenlik kartını kullanarak yapıyor. Ama bir işi yönetici olarak yapmak istediğini belirtince (Yönetici olarak çalışır-Run as administrator) o zaman Windows onun diğer güvenlik kartını devreye sokuyor.

Peki bu iki değişik güvenlik kartının içeriğini görebilir miyiz?

Whoami komutunu /all parametresiyle verdiğimizde güvenlik kartının içeriğini görebiliyoruz.

Resimde iki komut satırı ortamında bu komut verilmiş durumda. Komut satırlarının ilki normal şekilde açılmışken diğeri Yönetici Olarak Çalıştır seçeneğiyle açıldı.

Her ikisinde ortak olan kısımlar var: Kullanıcının SID’i ve dahil olduğu gruplar aynı. Ama Yetkiler (Priveleges) kısmı çok değişik. Orada farkı rahatlıkla görebiliyoruz:

UAC’nin ayarlarını Denetim Masası’nda, Kullanıcı Hesapları bölümünde, “Kullanıcı Hesabı Denetimi ayarlarını değiştirin” linkine tıklayarak görüp değiştirebiliriz.

Bu ayarları şekilde görüldüğü gibi en yükseğe almakta yarar var:

Gazeteci kimdir, ne iş yapar? Gazeteci uzman mıdır, uzman kişi olarak görüş bildirebilir m i tavsiye verebilir mi?

Haziran 2, 2020

Gazeteci normalde, bir şeyin uzmanı değildir.

Bir şeyin uzmanı olan kişilerden bilgi ve tavsiye alıp bunu paylaşabilir, o kadar.

Fazlası, gazetecinin kendi işini, kimliğini abartması demektir.

Bu durumun en yeni örneği Mehmet Tezkan. T24’te şöyle bir haber var:

"Gazeteci ve T24 yazarı Mehmet Tezkan, gündemde olan olayların ‘aslını’ her gün yayınladığı 2 dakikalık videolarda anlatıyor.

Tezkan bugün yayınladığı videoda, yeni tip Koronavirüs salgınında ‘normalleşmeye ilk adım’ olarak görülen ‘1 Haziran’ kararlarını yorumladı.

Sağlıkçıların da gündeminde olan ikinci Koranavirüs dalgası ile ilgili konuşan Tezkan, "İkinci Korona dalgası gelirse birincisini mumla ararız.

Sağlık Bakanı’na uyarım; ikinci dalgayı beklesin" dedi. "

Tezkan nasıl oluyor da bir doktor olan Sağlık Bakanına tavsiye verebiliyor? Hangi uzmanlıkla, hangi bilgi ve birikimle, hangi yetkiyle?

Gazetecilerin çoğunluğu Tezkan gibi davranıyor; her şeyi bildiklerini sanıyorlar, uzmanlara tavsiye veriyorlar, politikacılara tavsiye veriyorlar, politika öneriyorlar, plan-proje öneriyorlar.

Gazeteciliğin hiç anlaşılmadığının bir göstergesi bu.

Gazeteci haber verir, haberleri yorumlar. Hepsi bu.

Ötesi, gazetecinin kendisine sahip olmadığı değerleri atfetmesidir.

Sincap gibi olalım, tasarruf yapalım

Mayıs 31, 2020

Bahçeye gelen sincaba fıstık atıyoruz. Sincap yiyebileceği kadarını yiyiyor. Sonra, geri kalanı kötü günler için toprağa gömmeye çalışıyor.
İnsanlar olarak ders almamız gereken bir hareket.
Bu son salgın çok sayıda insanı zor durumda bıraktı. Zor durumun dış nedenleri dışında, bireysel nedenleri de vardı, kazanırken bir kenara para koyamamak gibi.
Bu durum yalnızca bizim değil her yerde, her milletten insanın sorunlarından birisi.
Sanki her zaman işler yolunda olacakmış gibi para harcıyoruz, tasarruf yapmıyoruz.

Oysa salgın gibi küresel krizler dışında, tek bir devlete ya da sektöre ilişkin sayısız kriz bizi bekliyor.

Sincap gibi olalım, bir kenara para koyalım.