Brexit, Tophane, Sabancı Müzesi

Ocak 17, 2019

İngiltere’de televizyon kanallarında Avrupa Birliği’nden çıkış (Brexit) ile çok program yayınlanıyor.

Bu programların en güzellerinden birisi, 2016 yılındaki referandumu anlatan “Brexit: The Uncivil War”. Bu belgeselde ayrılmayı savunanların yaptığı kampanyayı izliyoruz.

Kampanyayı düzenleyip yönetenler kampanyayı çok basit tutmuşlar. Çok sayıda şeyi vurgulamak, anlatmaya çalışmak yerine az sayıda şeye odaklanmışlar.

Kampanyalarının iki temel iddiası var: “Avrupa Birliği’ne her hafta 350 milyon pound para gönderiyoruz” ve “Türkiye Avrupa Birliği’ne girdiğinde serbest dolaşım ve çalışma hakları nedeniyle Türkler ülkemize doluşacak.”

Her iki iddia da tartışmalı: İngiltere Avrupa Birliği’ne katkıda bulunuyor ama bunun karşılığında en zengin bir pazarda istediği gibi mallarını satabiliyor.

Türkiye Avrupa Birliği’ne girerse tabii ki tüm ülkelere bir göç olur. Polonya örneğine bakarsak, İngiltere’de bir milyon Polonyalı var. Bu durum da bazıları için kaygı yaratıyor ama ortada büyük bir sorun yok.

İngiltere’de işsizlik tarihinin en düşük oranlarında seyrediyor; yüzde beş civarında. Enflasyon deseniz yüzde 2 ile 3 arasında geziniyor.

Yani, Avrupa Birliği’nden gelenler var ama ekonomi bozulmamış. Bir kısım Türkler de gelirse bozulması için neden yok.

Ama bunlar akılcı tartışmalar.

Kampanyayı belirleyense akıl dışı korkular, duygular.

Kampanyacılar birilerinin duygularına, korkularına, öfkelerine oynuyorlar.

Ve kazanıyorlar.

Nasıl oluyor da kazanıyorlar?

Bir süredir İngiltere’de yaşıyorum. İnsanların genel kültür düzeyleri, dünyayı algılaması üst düzeyde.

Peki, nasıl oluyor da kampanya başarılı oluyor?

İngiltere’de eğitimi, kültürü, kazancı genelin altında önemli bir kesim var.

Bu kesimin yaşam koşulları o kadar parlak değil.

Üstelik eğitimleri, deneyimleri yetmediği için durumlarını çok da değiştiremiyorlar.

Akıl dışı kampanyaların destekçisi genelde bunlar.

Benzer durum dünyanın değişik yerlerinde de yaşanıyor.

En gelişmiş ülkelerde bile böyle kesimler var ve bu insanların aklına değil, duygularına ve korkularına oynayanlar kazanabiliyor.

Gelelim Tophane’ye.

Tophane ve Asmalı Mescit ara ara bazı saldırılar nedeniyle haber oluyor.

Tophane ve Asmalı Mescit’in yerli halkı bu bölgelere bir zamandır yerleşen insanlara, yılbaşı partilerine, sanat galerilerine saldırı düzenliyor.

Tophane ve Asmalı Mescit’e yeni yerleşenler sanatçılar, entelektüeller.

Onlarla diğerleri arasında her bakımdan büyük farklar var.

Mahallelerin eski sakinleri yenileri anlamıyor, sevmiyor, yozlaşmış ve tehlikeli buluyor.

Üstelik yeni gelenler paralı insanlar. Evlerin fiyatını ve kiralarını yükseltiyorlar.

Eskiler onlarla başa çıkamıyor.

Eskiler geride bırakıldıklarını düşünüyor.

Bu algılayış da ara ara saldırılara neden oluyor.

İngiltere’de ve Amerika’da yaşananlar büyük oranda buna uyuyor.

İngiltere ve Amerika son birkaç on yılda zenginleşti ve kültürel olarak dönüştü.

Kadın, göçmen, eşcinsel hakları görülmemiş şekilde arttı.

50 yıl önce düşünülmeyecek şeyler toplumsal hayatta ve medyada görünür hale geldi.

Ama toplumsal gelişim doğrusal ilerlemiyor.

Ara ara geri dönüşler yaşanıyor.

Şu anda da durum bu.

Dünyanın hemen her yerinde geride bırakıldıklarını düşünen insanlar tepkilerini ortaya koyuyor.

Tophane’de galeri basarak, İngiltere’de Avrupa Birliği’nden ayrılmayı savunarak.

Peki, çözüm ne?

Çözüm ileri gidenlerin ara ara dönüp arkalarına bakmaları ve geride kalanları toplumsal gelişmeye dahil etmeye çalışmaları.

Bunun en güzel örneklerinden birisini Emirgan’daki Sabancı Müzesi yıllardır veriyor.

Müzede geleneksel ve yenilikçi sanat eserleri sergileniyor.

Müze yönetimi sık sık mahalleliyi etkinliklerine davet ediyor. Ne yaptıklarını onlara anlatıyor. Onların kendilerini yabancı hissetmemesine çalışıyor.

Mahallenin sıradan insanları müzeyi ve etkinlikleri sahipleniyor.

Yönetimde hoyratlık istemeyenlerin yapması gereken de bu.

Her ne yapıyorsak yaptıklarımıza daha fazla kişiyi, yaptıklarımızla ilgisi olmayan kişileri dahil etmeye çalışmalıyız.

Böyle bir borcumuz var yaşadığımız topluma.

Böyle bir borcu olmadığını düşünenler, geride bırakıldıklarını düşünenlerin seçtiği berbat bir yönetime katlanmak gibi bir fatura ödemek zorunda kalıyorlar.

Reklamlar

Harf devrimi ile eski metinleri okuyamaz olduk

Ocak 14, 2019

Atatürk’ün her reformuna karşı olanlar harf devrimini de yanlış bulurlar.

Onlara göre, harf devrimiyle birlikte eski metinleri okuyamaz olduk, o metinlerdeki bilgileri unuttuk.

Eski metinlerde gerçekten değerli bilgiler bulunabilir.

Örneğin, Tu Youyou adındaki Çinli araştırmacı, MS 400’lü yıllarda yazılan bir tıp yazısından yola çıkarak 1970’lerin başında sıtma ilacı olan artemisinin’i geliştirdi.

Ama harf devriminden önce, Türklerin Arap alfabesini kullandığı bin yıldan fazla bir zamanda bizde acaba ne gibi bilgiler üretilmişti?

Harf devrimine karşı çıkanlar Arap alfabeli eski metinlerde ne gibi bilgilerin yer aldığını düşünüyorlar?

Ne yazık ki Harf Devrimi öncesinde üretilen dişe dokunur bilgi yok.

Bilim ve sanata ilişkin eski yazıların da hemen hepsi 19. Yüzyılın başlarında başlayan modernleşmeyle birlikte üretilmiş.

Ekteki yazıları okumakta da yarar var.

CHP akıldışı düşünceleri yeniden üretip duruyor. Genç milletvekilleri bu durumu değiştirecek gibi görünmüyor.

Ocak 8, 2019

Drawing sinusoidal wave in Powershell

Ocak 5, 2019

0..100 | foreach {
$value=[int](30*[math]::sin($_/10))
if ($value -gt 0) {
$wprint=” “*70+”*”*$value
write-host $wprint}
else {
$wprint=” “*(70-(-1*$value))+”*”*($value*-1)
write-host $wprint
}
}

The above script draws a sinusoid wave on the text screen and it is in portrait mode.

The following code draws a sinusoid wave on the current graphical screen using the mouse cursor:

Add-Type -AssemblyName System.Windows.Forms
Add-Type -AssemblyName System.Drawing
0..900 | foreach {
$value=[int](50*[math]::sin($_/20))
if ($value -gt 0) {
[int]$location=300+$value }
else {
[int]$location=300-($value*-1)
}
$Position = [System.Drawing.Point]::new(100+$_,$location)
[System.Windows.Forms.Cursor]::Position = $Position
for($i=1; $i -le 10000; $i++) {}
}

TÜİK’in enflasyon hesabı üzerine ciddi iddialar

Ocak 5, 2019

http://t24.com.tr/haber/tuik-enflasyonu-boyle-dusuruyormus,790589

Anlamlı gibi görünen anlamsız söz

Aralık 26, 2018

Erdoğan şöyle demiş: "Kültür ve medeniyet kökleriyle manevi hazinelerinden kopup yürüyen bilimsel çalışmaların eksik ve kopuk kalacağını unutmayalım".

Kültürümüz önemli, manevi kimliğimiz de. Ama bunların bilimle ilgisi ne?

Kuantum Kuramı üzerine ya da süperiletkenlik üzerine çalışırken kültür ve medeniyet kökümüz nasıl bir etki yaratacak?

Sanat insanı dönüştürebilir mi?

Aralık 19, 2018

Refik Erduran Sabah gazetesindeki bir yazısında sanatın etkisinden söz etmişti.

Türkiye’de kıskançlık yüzünden çok cinayet işlendiğini yazmıştı.

Kıskançlıkların çoğunun genelde temelsiz çıktığı da bir gerçek.

Shakespeare’ın Othello’sunu okuyan ya da tiyatroda izleyen birisinin kolay kolay temelsiz kıskançlık krizlerine girmeyeceğini söylemişti.

Bu sözlerde büyük bir doğruluk payı var.

175 yıl önce, 1843 yılının 19 Aralık’ında Charles Dickens’ın Bir Christmas Şarkısı (A Christmas Carol) adlı eseri yayınlandı.

Dickens bu eserinde para biriktirmekten başka bir şey bilmeyen, başkalarına yararı dokunmadığı gibi kendisini de yokluk içinde yaşatan bir adamı anlatıyordu.

Adam gece boyunca birkaç melek tarafından ziyaret ediliyor ve yaşamıyla hesaplaşması sağlanıyordu.

Bu hesaplaşmanın sonunda çok daha iyi bir insana dönüşüyordu; hem kendisi hem de başkaları için.

Bu tür kitaplar yararsız fanteziler gibi gelir; bu eserlerin kimseyi etkilemediği düşünülür.

Ama Dickens’ın zamanında bile kitap çok etkili olmuştu.

Amerika’da Dickens’ın kendisinden bu kitabın parçalarını dinleyen fabrikatör bir karı-koca Christmas öncesindeki günü işçileri için tatil etmişlerdi örneğin.

Sanat eserleri önemlidir.

Tek önemleri ders vermeleri, insanı dönüştürmeleri değildir ama bu kısmı da çok önemlidir.

Bu nedenle daha çok roman, hikaye, şiir okumakta yarar var.

Alan Sugar ve milli araba

Aralık 15, 2018

Alan Sugar 1980’lerde bütün dünyada çok sevilen Amstrad bilgisayarını yapan adam.

Kendi yaşam öyküsünü anlattığı “Alan Sugar, What You See is What You Get” adlı kitabında birçok başka işinin yanı sıra Amstrad bilgisayarlarının yapımını da anlatıyor.

Alan Sugar kendisini teknoloji meraklısı birisi olarak tanımlamıyor.

Onun sözleriyle, Alan Sugar bir pazarlama ve satış uzmanı.

İş hayatına yalnızca satışla başlamış ama kısa zamanda, sattığı şeyleri üretirse daha fazla para kazanacağını anlamış.

İlk olarak müzik sistemleri üretmiş.

Onun müzik sistemleri hiçbir zaman en kaliteli olanlar değil. Ama piyasada en kaliteli olarak bilinen sistemlerin neredeyse onda birine satarak iyi paralar kazanabilmiş.

Müzik sistemleri belli bir doygunluğa ulaştığında yeni ürün arayışına girmiş ve ev bilgisayarlarının (Commodore, Sinclair Spectrum gibi) giderek yaygınlaştığını görmüş.

Ev bilgisayarları piyasasına girdiğinde dört-beş tane bilgisayarı alıp teknik arkadaşlarıyla incelemiş. Şöyle diyor: “İçlerinde çok bir şey yoktu; bir baskılı devre kartı ve birkaç tümleşik devre.”

O zamanlar Commodore ve Spectrum gibi bilgisayarlarda sabit disk ya da disket yerine veriler bir kaset çalardan alınıyor, veriliyordu.

Dönemin tüm bilgisayarlarının kaset çaları ayrı bir birim şeklindeydi.

Bilgisayarlar evdeki televizyonlara bağlanıyordu. Bu da ana-babalarla çocuklar arasında televizyon kavgalarına yol açıyordu.

Bu yüzden Alan Sugar üreteceği bilgisayarda kaset çaların bilgisayarla tümleşik olmasına ve kendi monitörüne sahip olması gerektiğine karar verdi.

1984 yılında bu şekilde üretilen Amstrad CPC64 bilgisayarı yalnızca İngiltere’de değil bütün dünyada büyük başarı kazandı, çok satıldı.

Öyle ki, yalnızca bir yıl sonra Alan Sugar’ın şirketinin cirosunun büyük bölümü bilgisayarlardan geliyordu.

Türkiye’de teknolojik ilerlemenin devlet desteğiyle olabileceği konusunda yaygın bir düşünce var.

Alan Sugar ve onun ürünleri bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunun bir göstergesi.

Teknolojik ilerleme teknolojik ürünlerden kar elde etmeyi düşünen girişimci insanlarla mümkün.

Devletin eğitim yoluyla bu türlü bir girişim zihniyetini oluşturabilmesi lazım.

Bilgisayara baktığında “bunda ne var ki, bir baskılı devre, birkaç da tümleşik devre. Bunu ben de yapabilirim” diyen insanları yetiştirmek lazım.

Eğitim çok önemli. Sugar aldığı eğitimi anlatırken gittiği liseden büyük övgüyle söz ediyor.

Lisede klasik dersleri almanın yanı sıra çok sayıda beceri de kazanmış. Tuğla duvar örmek, dikiş dikmek gibi.

Bu beceriler ileride bunları yapmasını değil ama her şeyi yapabileceğini düşünmesine yol açmış.

Eğitim sistemini bu örneği düşünerek kurgulamada yarar var.

Buradan yerli arabaya geliyoruz.

Bunca yıllık deneyime ve bunca araba fabrikasına karşın bir Türk araba markasının olmaması üzüntü verici.

Ama üzüntü verici durumu değiştirmenin yolu devlet eliyle araba üretme değil.

Bu yol çıkmaz yol.

Yerli arabayı “Arabada ne var ki, dört tekerlek bir de kaporta” diyebilecek adamlar üretmeli.

Tasarımı Saab firmasından alan ve kar-zarar kavramlarını dert etmeyen devlet işletmesi başarısız olmaya mahkumdur.

Bize devlet eliyle üretilen milli araba değil Alan Sugar zihniyetindeki insanlar gerek.alansugarOffice Lens_20181215_124900_processed.jpg

Bilgisayarlar Bilmediğimiz Şeyler Yapıyor mu?

Aralık 7, 2018

Microsoft’un Windows’u başta olmak üzere, bilgisayar sistemlerinin kullanıcının bilgisi olmadan çeşitli bilgiler toplayıp çeşitli merkezlere gönderdiği hep iddia edilir.

Aşağıda saf ve masum bir bilgisayar kullanıcısı görülüyor:

Sözünü ettiğimiz iddiaların sahipleri ise durumun aslında şöyle olduğunu düşünüyor:

Onlara göre, kullanıcı işini yapıyorken bilgisayardaki kötü yazılımlar, arka kapılar hep gizli güç merkezlerine bilgi taşıyor.

Peki, durumun böyle olup olmadığı anlaşılabilir mi?

Bilgisayardaki yazılımların ne yaptığını anlamak kolay değil. Bilgisayar yazılımları yaşama aşağıdakine benzer program satırları olarak başlar:

1. #include <stdio.h>

2.

3. int main()

4. {

5. int x;

6.

7. printf("Input an integern");

8. scanf("%d", &x); // %d is used for an integer

9.

10. printf("The integer is: %dn", x);

11.

12. return 0;

13. }

Bu satırlar programın kaynak kodunu oluşturur ve programlama bilmeyen kişiler için anlaşılmaz gelse de programlamayla biraz uğraşmış olanlar kodun ne yaptığını anlayabilir. Buraya kadar sorun yok.

Sorun şurada: Bilgisayarımızdaki yazılımlar kaynak kodu şeklinde değildir. Programı üretenler kaynak kodunu bir derleyici yardımıyla çalıştırılabilir koda (.exe uzantılı bir dosyaya) dönüştürürler. Exe dosyaları özel programlarla incelenip ne yaptıkları hemen hemen bütünüyle anlaşılabilir. Ama kötü yazılımları üretenler bunu güçleştirmek için programın çeşitli kısımlarını şifrelerler. Bu şifreler de aşılabilir ama çok emek sarfetmek gerekir. 1988 yılında İnternetteki bilgisayarların yüzde onunu çökerten Morris solucanının kodunun bir kısmı bu şekilde şifreliydi ama sonuçta şifreli ve şifresiz tüm kısımları çözümlenebildi. (Morris solucanına ilişkin bilgiyi şu yazımdan okuyabilirsiniz: http://www.muratyildirimoglu.com/makaleler/hacker1.htm)

Bilgisayarların bizden habersiz olarak bir yerlere bilgi gönderip göndermediğini ağ trafiğini izleyerek de öğrenebiliriz. Bilgisayar içindeki kötü yazılım ne kadar gizlenmiş olursa olsun sonuçta ağ üzerinden iletişim yapmak isteyecek. Biz bu iletişimi kapıp inceleyebiliriz.

Ağ üzerindeki trafiği kapıp inceleyen yazılımlara “sniffer” (iz sürücü) programları denir. Bu programların en ünlüsü WireShark’tır. Aşağıda Wireshark ile kapılıp çözümlenen bir ağ trafiği görülüyor:

Resimde üzerinde bulunduğumuz paket bir Web sitesinden geliyor ve içerikte Web sayfasını olduğu gibi görebiliyoruz.

O zaman, bilgisayarın bizden habersiz veri alışverişi yaptığını düşündüğümüzde yapılabilecek işlerden birisi bir sniffer programıyla bilgisayarımıza gelen giden trafiği izlemek. Bu işlem bilgisayarımıza yükleyebileceğimiz sniffer programıyla yapılabileceği gibi bilgisayarımıza gelen giden bilgiyi aynalayacağımız (mirror), yani bütünüyle kopyalayacağımız başka bir bilgisayardaki sniffer programıyla da yapılabilir.

Yapılabilecek bu işlem tarih içinde çok kez yapıldı ve halen de çeşitli kişiler ve kurumlar tarafından yapılıyor. Örneğin bu çözümlemelerle Microsoft’un söylediğinden fazla bilgi topladığı birkaç kez saptandı. Hemen sevinmeyin ya da paniklemeyin; fazladan toplanan bilgiler hiçbir zaman kişisel veriler çıkmadı. Microsoft işlemci, RAM gibi bilgileri toplayacağını söylerken bazen bunlardan fazla donanım ve yazılım bilgisi topladı ve her seferinde özür dileyip toplanan bilgileri değiştirdi. Buna benzer durumlar Apple ya da Google gibi firmalarda da yaşandı.

Yine ağ trafiğini izleyerek zararlı yazılımların ne yapmak istediği de ortaya çıkarılabiliyor. Bunun en iyi örneklerinden birisi Conficker solucanı. 2010 yılında Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Polnet sisteminin yükseltilmesi projesinde çalışırken sık sık Conficker solucanından şikayet ediliyordu. Bu solucanın kolay kolay temizlenememe gib bir özelliği vardı. Çünkü solucan ağ üzerinden yayılıyordu ve tüm bilgisayarları temizledikten sonra tek bir bilgisayara bir şekilde bulaşması bütün çabayı boşa çıkartıyordu. Bu nedenle Conficker ve modern çeşitleri halen çok sayıda ağda bulunabilir.

Conficker diğer kötü yazılımların tersine, kötü işlerini içinde taşımıyordu. Conficker’ı programlayanlar onun önceden tanımlanmayan işleri yapabilmesini istiyordu, bu nedenle Conficker ara ara İnternette çeşitli web sitelerine bağlanıp oradan yeni komutlar indiriyordu!

Bu durum saptanınca Conficker’ı sonlandırmak kolay diye düşünebilirsiniz: Conficker’ın gittiği Web sitesi saptandıktan sonra o site kapatılır, böylece Conficker da yeni komutları indireceği bir yeri bulamaz.

Ama bunu Conficker’ı programlayanlar da düşünmüş. Bu nedenle, Conficker çeşitli aralıklarla bağlanacağı web sitesini değiştiriyor. Conficker içindeki bir algoritma yeni domain adları üretiyor. Programcılar da yalnızca zamanı geldiğinde ilgili domaini alıp içine yeni komutları yerleştiriyor. Böylece gidilen domain saptanıp kapatılsa bile bir süre sonra yeni bir domain ortaya çıkıp Conficker’lı bilgisayarlara komut gönderebiliyor.

Ama ayı ne kadar yol bilirse avcı da o kadar iz bilir.

Yeni domainleri öğrenmek isteyen analizciler Conficker’lı bir bilgisayarın zaman bilgisini değiştirip zamanı ileri alıyorlar. Conficker o zamanda (diyelim beş gün sonrasında) hangi domaine gitmek isterse o domainin bilgisi sniffer programı kullanılarak öğreniliyor ve domain analizciler tarafından önceden alınıp Conficker programcılarının eli bağlanıyor.

Bu nedenle, bilgisayarımızdan korkmak ve çeşitli komplo kuramlarına yönelmek yerine bilgilerimizi derinleştirip çözümleme işlerine girmemizde yarar var. Elimizdeki araçlar fazlasıyla yeterli bu iş için.

Merak generalleri öldürmez

Aralık 6, 2018

Amerika’yı Amerika yapanın “Şu dağın arkasında ne var?” diyen adamlar olduğu söylenir.

Batılı ülkelerde merak etmek iyi bir şey olarak görülür ve teşvik edilirken bizim gibi ülkelerde merak etmek, sorgulamak teşvik edilmez, hatta söndürülür.

Odatav.com’da İncirlik Üssü’yle ilgili bir yazı dolayısıyla bu konu bir kez daha gündeme geldi.

Amerika’dan ve İncirlik Üssü’nden hiç hazzetmediği anlaşılan emekli tümgeneral Beyazıt Karataş, üsten yapılan kötü işlere örnek verirken Ruslar tarafından düşürülen U2 uçağından söz ediyor ve uçağın İncirlik Üssü’nden kalktığını söylüyor.

Halbuki düşürülen uçağın Pakistan’dan kalktığı uzun zamandır biliniyor. Amerika o zamanlar Pakistan’ın Sovyetler Birliği’yle ilişkisinin bozulmaması için uçağın Türkiye’den havalandığını söylemişti. Türkiye’nin zaten Sovyetler Birliği’yle arası iyi olmadığı için bu açıklamadan kaybedilecek bir şeyi yoktu. Ama kısa zaman sonra uçağın gerçekte Pakistan’dan havalandığı ortaya çıkmıştı.

Küçük bir araştırmayla bile bulunabilecek bu bilgi tümgeneralde yok.

Üstelik son zamanlarda çekilen güzel bir film, Casuslar Köprüsü, tam da bu olayı ele alıyordu. Generalin bu filmi de merak edip izlemediği anlaşılıyor.

Önemli bir filmi izlemeyen başka bir general de Nevzat Bölügiray.

Bölügiray anılarını yazdığı bir kitapta, İngilizlerin çektiği bir film için yüzlerce askerinin figüran olarak kullanıldığını söylüyor. O filmi izlemediğini de belirtiyor. Adını bile bilmiyor.

Halbuki film askerlik tarihi açısından önemli bir olayı anlatıyor. Üstelik olayın içinde biz de varız.

Bölügiray’ın adını bilmediği film Hafif Süvari Alayı’nın Hücumu ve Kırım’da askeri yönetim hatalarının sonucunda, yüzlerce süvarinin öldüğü bir saldırıyı anlatıyor.

Bir asker böyle bir olayı merak etmezse neyi merak eder?

İddialı olduğu konuları ve içinde yer aldığı olayları merak edip araştırmayan generallerimiz var.

Şunu okumakta da yarar var:
https://muratyildirimoglu.wordpress.com/2014/03/17/askerlerin-amerika-saskinligi/