Tepkilerimizi akılcı bir hale getirmeliyiz

Ağustos 6, 2019

Ak Parti karşıtı hareket çok fazla duygusal tepkiden ve az miktarda akıllı-mantıklı yaklaşımlardan oluşuyor.

Kaz Dağlarındaki altın madeni bu durumun son örneklerinden birisi.

Firma burada 4 milyar dolarlık altın olduğunu söylüyor.

Ne yapılacak, bu potansiyel değerlendirilmeyecek mi? 4 milyar dolardan söz ediyoruz, boru değil.

Üstelik benzer tipte, açık madencilik dünyanın her yerinde yapılırken.

Aşağıda, ABD’deki Alaska eyaletinde bizimkine çok benzer bir altın madeni işletmesini görebilirsiniz:

Kılıçdaroğlu’ndan anlamsız bir ifade: “Tüm uygulamalarınız vicdana ahlaka ve hukuka uygun olmalı”

Temmuz 22, 2019

“Tüm uygulamalarınız vicdana ahlaka ve hukuka uygun olmalı”

Kemal Kılıçdaroğlu belediye başkanlarının uymaları gereken ilkeleri yazmış, arasında bu yukarıdaki ilke de var.

Bu ilkenin bilgisi CHP’li Karaburun belediye başkanının kendisini bir belediye şirketinde müdür olarak atadığını ve bu şekilde belediye başkanı maaşına ek olarak buradan da bir maaş almayı planladığını anlatan bir haberde yer alıyor.

Belediye başkanları, tüm diğer devlet memurları gibi, parlak olmayacak maaşlar alıyor.

Örneğin, Karaburun belediye başkanının maaşı 8 bin TL.

Bu maaş yüksek bir maaş değil.

Belediye başkanları gibi, belediye çalışanlarının maaşları da parlak sayılmaz.

Bu yüzden belediyeler liyakat sahibi kişileri çalıştırmada güçlük çekiyor. Önemli kişileri belediyenin şirketlerinde yönetim kurullarına atamak, bu yolla onlara ek maaş sağlamak yaygın bir uygulama.

Öte yandan, liyakat sahibi de olsa, belediyede çalışanlara ek maaş uygulaması doğru olmayabilir.

Örneğin, İmamoğlu’nun belediye genel sekreterliğine atadığı Yavuz Erkut Tüpraş’ta, Opet’te yüksek görevlerde bulunmuş, çok iyi paralar kazanmış birisi.

Biraz da vatan-millet adına düşük maaşla çalışmasını kendisinden isteyebiliriz.

Ama buna da bir karşı sav geliştirilebilir.

Liyakat sahibi herkes zamanında yükünü tutmuş olmayabilir.

Genç ama işini iyi bilen kişileri kamu görevlerinde istihdam etmek istersek onları ilgili görevlere nasıl çekeceğiz?

Onlara şirketlerde görev verme gibi ek işler icat edip gelirlerini yükseltebiliriz.

Bu da doğru olmayabilir. İşini iyi yapan insanların kamu görevi yapmalarına ilişkin en güzel örnekler Amerika’da.

Benim içinde bulunduğum bilgisayar sektöründe, çok insanın Amerika’da bir dönem kamu görevi yaptığını okudum.

Bu insanlar büyük paralar almıyorlar, bunu talep de etmiyorlar.

Ama bu kamu görevi onlar için kalıcı da olmuyor.

Bir çeşit askerlik gibi görüyorlar, belli bir projede çalıştıktan sonra kamu görevinden ayrılıp özel sektörde yüksek maaşla çalışmaya başlıyorlar ya da kendi şirketlerini kuruyorlar.

Görüldüğü gibi, belediye başkanlarının ya da nitelikli insanların kamuda çalışması basit bir konu değil.

Bu konuda şu yönde ya da bu yönde politikalar geliştirilmeli, ilkeler oluşturulmalı.
Ama bu politika ve ilkeler en yukarıdaki gibi genel bir ifade olmamalı.

“Tüm uygulamalarınız vicdana ahlaka ve hukuka uygun olmalı” şeklindeki bir ilke anlamsız bir ilke, çünkü fazlasıyla genel.

Yapılan her şey bu ilkeye uygun ya da değil diyebiliriz.

Ek olarak, bu ifadeye karşı çıkabilecek tek bir kişi yoktur. Ak Partililer de, MHPliler de, HDPliler de bu ilkenin altına imza koyar.

Bu tür genel geçer ifadeler yerine ilkelerde somut kurallar olmalı.

Örneğin, belediye başkanı ya da çalışanları birden fazla yerden maaş alabilir ya da alamaz şeklinde.

Alabilir denirse en fazla 2 yerden alabilir de denilebilir. Hiçbir şekilde ikinci bir maaş almayacak denilirse bunun bir yaptırımı konulabilir.

CHP’de ve Kılıçdaroğlu bu örnekte olduğu gibi, her alanda genel ifadeleri bırakıp somut politikalar, ilkeler, kurallar oluşturmalı.

Bunu CHP ve Kılıçdaroğlu dışında Ak Parti karşıtı herkesin de düşünmesinde yarar var.

Bizler de genel geçer şeyler söylemek yerine kendi uzmanlık alanlarımız başta olmak üzere, sorunlar üzerine kafa yormalı ve politikalar geliştirmeye çalışmalıyız.

Üniversitelerimizin hali

Temmuz 14, 2019

Üniversitelerimizin önemli bir bölümü liseden farksız.

Bu durumun en büyük nedeni de öğretim görevlileri.

Akademik çalışma ve öğrencilerini geliştirme dışında her şeyi yapabiliyorlar.

Aşağıdaki haber bu bakımdan iç açıcı.

Mahkemeye başvuranın yabancı bir öğrenci oluşu Türk öğrencilerin ne kadar korkutulduğunu da gösteriyor.

KötüSınavPuanıylaCezalandıranHocanınHali

Huawei ve Türk Firmaları

Haziran 16, 2019

Huawei son günlerdeki tartışmaların odağında.

Huawei telekomünikasyon cihazları ve teknolojileri üretiyor. Son yıllardaysa başarılı, çok satan cep telefonları da üretiyor.

Huawei el attığı her alanda başa güreşiyor.

Huawei’in 2018 yılı cirosu 107 milyar dolar. Karı ise 8.8 milyar dolar! Yalnızca bir yıllık karıyla Türk borsasında işlem gören birkaç bankayı satın alabilir!

Peki, Huawei nereden çıktı? Nasıl bu kadar gelişti?

Huawei’in öyküsüne baktığımızda, 1980’lerin sonunda telefon santralı üreterek işe başladığını öğreniyoruz.

Huawei’in faaliyete geçtiği yıllarda Türkiye’de de telefon santralı piyasası büyüyordu ve bu santralları üreten özel firmalar kuruluyordu.

Türk firmalarından üçü ayakta kaldı ve halen üretime devam ediyor.

Ama bu firmaların durumuyla Huwaei’in durumu arasında büyük farklar var.

O yıllarda faaliyete geçen Türk firmaları (Telesis, Karel, Multitek) Türkiye’de bile en büyük 100 firma arasına giremezken Huawei dünyanın en büyük firmalarından birisi olmayı başardı.

Peki, ne oldu da Türk firmaları yerinde sayarken Huawei bu kadar ilerledi.

Çok incelenmesi gereken bir konu bu.

Türkiye’nin daha zengin olması için, daha fazla ihracat yapması için katma değeri yüksek, yüksek teknolojili ürünler üretmeye yönelmesi gerek.

Bunu yapabilmek için de Huawei ve Türk firmalarını karşılaştırıp ders çıkarmak gerek.

Aşağıdaki tabloda bu karşılaştırmayı yapmaya çalıştım.

Türkiye Çin
1980lerde hükümetler telekomünikasyon altyapısını geliştirmeyi hedefledi. 1980lerde yönetim telekomünikasyon altyapısını geliştirmeyi hedefledi.
1983’te Telesis kuruldu, büro tipi santrallar üretmeye başladı. 1987’de Huawei kuruldu, büro tipi santrallar üretmeye başladı.
1986’de Karel kuruldu, büro tipi santrallar üretmeye başladı. 1990’da Araştırma Geliştirme bölümü 600 kişiye ulaştı.
1986’de Multitek kuruldu, büro tipi santrallar üretmeye başladı. 1990lar boyunca devlet ihaleleri aldığı gibi Kanadalı dev Nortel’le de anlaşmalar yapıyor ve Nortel’in önce üretimini, sonra da bütün mühendislik işlerini alıyor.
2000’ler boyunca 3com ve Symantec gibi firmalarla işbirliği yapıyor ve 2005’te yabancı ülkelerdeki cirosu Çin içindeki cirosunu geçiyor.
2003’te cep telefonu bölümünü kuruyor, 2004’te ilk telefonu olan C300’ü piyasaya sürüyor. 2018 yılı içinde 200 milyon cep telefonu satışına ulaşıyor.

2018 yılı sonunda:
Karel Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşu arasında. Karel, telekom çözümleri, elektronik kontrol kartları tasarım ve üretimi, anahtar teslim projeler, savunma sanayine yönelik iletişim çözümleri alanlarında faaliyet gösteriyor.

Telesis telefon santralları üretimine devam ediyor.

Multitek, telefon santrallarının yanı sıra apartman konuşma sistemleri, akıllı ev / bina, güvenlik sistemleri ve tüketici haberleşme cihazları üzerine çalışıyor.

Huawei Türk profesör Erdal Arıkan’ın da aralarında bulunduğu araştırmacılara 5G alanındaki çalışmaları nedeniyle altın madalya veriyor. Yapılan konuşmalarda, bu araştırmacıların çalışmaları olmasa Huawei’in 5G alanındaki öncü konumuna gelemeyeceği belirtiliyor.

Bu bilgilerde dikkatimizi çeken şeylerden ilki Huawei’in kısa zamanda büyük bir Arge bölümüne sahip olması. Türk firmalarının zayıf olduğu bir alan bu.

Türk firmalarının Arge merkezleri parmakla sayılacak kadar az kişiden oluşuyor.

İkincisi Türk firmalarının ürün çeşitlerini arttırmamaları; ağırlık olarak telefon santralı üretiminde kalıyorlar.

Üçüncüsü, üç Türk firmasının da ihracat yapmasına karşın yabancı firmalarla üretim ve Arge alanlarında anlaşmalar yapmaması.

Dördüncüsü, Türk firmalarının üniversitelerle bağının zayıf olması. Hatta tek ilişkilerinin üniversite mezunlarını istihdam etmek olduğu söylenebilir.

Huawei ise gözünü dört açmış, hangi üniversitede ne çalışma yapılıyor, takip edip bunlardan yararlanıyor ve bunun sonucunda bir Türk profesöre madalya veriyor!

Bu konularda ne yapılabileceği konusunda herkesin düşünmesinde yarar var.

Türk firmaları için şu yazıyı okumakta da yarar var:

http://muratyildirimoglu.com/makaleler/BasariliTurkBilisimcilereOrnekler.htm

Aydınlık insanların karanlık işleri

Haziran 11, 2019

İnanılmaz bir şey.

Böyle bir kararı başka ülkelerde ancak faşistler alır ve herkes tarafından kınanır.

Bizdeyse aydınlık insanlarımızın partisi böyle bir karara imza atıyor.

Gel de “Türkiye’de sol sağdır, sağ da sol” diyen İdris Küçükömer’i anımsama:

Hakkı teslim edilmeyen bir şair: Ümit Yaşar Oğuzcan

Mayıs 30, 2019

Son zamanlardaki popüler canlı bilgi yarışmalarında sorulardan birisi Turgut Uyar’la ilgiliydi.

Yarışmanın sunucusu “Onun “Göğe Bakma Durağı” şiirini okumak lazım” gibi bir şey söyledi.

Günümüzde şiir denilince Göğe Bakma Durağı gibi kötü şiirler akla geliyor.

Bu şiir kötü bir şiir, hatta şiir bile değil: Ne anlattığı belirsiz, sabuklama gibi bir şey.

Şiirler bir olayı, bir kişiyi, bir duyguyu anlatır, bunu da hikaye ve roman anlatımından farklı bir şekilde yapar.

Kafiye şiirin önemli bir parçasıdır.

Turgut Uyar’ın şiirlerinde genel olarak anlatı yok, sabuklama var.

Kafiyeyi aramayın, bulamazsınız.

Aklıma şiirleri en çok şarkı yapılan şairlerden birisi olan Ümit Yaşar Oğuzcan geliyor.

Oğuzcan unutuldu gitti.

Halbuki adam gibi şiir denilecek şeyler yazıyordu.

Aşağıda onun bir şiiri var:

BEYAZ GÜVERCİN

Süzülüp mavi göklerden yere doğru

Omuzuma bir beyaz güvercin kondu

Aldım elime, usul usul okşadım

Sevdim, gençliğimi yeniden yaşadım

Bembeyazdı tüyleri, öyle parlaktı

Açsam ellerimi birden uçacaktı

Eğildim kulağına; dur, gitme dedim

Hâreli gözlerinden öpmek istedim

Duydum; avuçlarımda sıcaklığını

Duydum; benden yıllarca uzaklığını

Çırpınan kalbini dinledim bir süre

Ve uçmak istedim onunla göklere

Ak güvercinin iri gözleri vardı

Güzelliğinden fışkıran bir pınardı

Soğuk sularından içtim, serinledim

Çağlayan bir nehrin sesini dinledim

Belki buydu sevmek hayat belki buydu

Işıl ışıldım, gözlerim dopdoluydu

Bir nağme yükseldi sevinçten ve hazdan

Bir nağme yükseldi, güzelden beyazdan

Uzattı sevgiyle pembe gagasını

Birden öğrendim hayatın mânâsını

Kaderde sevgiyi sende bulmak varmış

Seninle bir çift güvercin olmak varmış

Bu harika şiirden yapılan şu harika şarkıyı da dinleyin:

https://www.youtube.com/watch?v=ghJ6bglHnwE

Tüm bunlardan sonra Turgut Uyar’ın şiirine bakalım ve Ümit Yaşar’ın unutuluşuna hayıflanalım:

Göğe Bakma Durağı

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım

Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından

Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından

Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar

Şu aranıp duran korkak ellerimi tut

Bu evleri atla bu evleri de bunları da

Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım

İnecek var deriz otobüs durur ineriz

Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya

Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum

Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun

Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam

Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım

Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda

Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım

Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum

Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi

Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor

Seni aldım bu sunturlu yere getirdim

Sayısız penceren vardı bir bir kapattım

Bana dönesin diye bir bir kapattım

Şimdi otobüs gelir biner gideriz

Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç

Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin

Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat

Durma kendini hatırlat

Durma göğe bakalım

İktisatçılar, Erinç Yeldan olmayın!

Mayıs 29, 2019

Erinç Yeldan’ın aşağıdaki yazısına bakalım:

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1415510/Hane_halklari_aclik_ve_yoksulluk_siniri.html

Yeldan bu yazısında, Türk-İş Araştırma Dairesi’nin yayınladığı 2019 yılı açlık ve yoksulluk sınırı rakamlarını veriyor.

Sonra bu rakamları TÜİK’in 2017 yılına ilişkin hane halkı geliri rakamlarıyla karşılaştırıyor ve şöyle diyor:

“2017 yılında en yoksul yüzde onluk gelire sahip hane halklarının yıllık ortalama geliri 15 bin 584 TL’dir. Bu rakam ayda 1.298.6 TL’lik bir gelir anlamına gelmektedir. Türk-İş’in “dört kişilik hanehalkı” harcama tahminine görece kaba bir karşılaştırma yapıldığında, söz konusu rakamın açlık sınırının yarısına ancak ulaşabildiği görülecektir! “

Yeldan’ın yaptığı hata affedilebilir gibi değil: Elmalarla armutları karşılaştırmak gibi bir şey bu. Yapması gereken şey, TÜİK’in 2017 yılı rakamlarını Türk-İş Araştırma Dairesi’nin 2017 yılı rakamlarıyla karşılaştırmaktı.

Türk-iş’in aşağıdaki adresinde 2017 yılı Mayıs ayı için ilgili rakamlara erişilebiliyor:

http://www.turkis.org.tr/MAYIS-2017–ACLIK-ve-YOKSULLUK-SINIRI-d3506

Buradaki rakam 1529 TL. 2019 yılı rakamı ise 2123 TL. Yani büyük bir fark var.

Yeldan benim yaptığım küçük karşılaştırmayı yapmadı.

Yeldan’ın iktisat profesörü olduğunu anımsadığımızda ülkemizin durumuna üzülmemek elde değil.

Nagehan Alçı’nın tahriki mi kaçırılan bir fırsat mı?

Mayıs 28, 2019

Nagehan Alçı iktidar yetkililerine gösteremediği gazeteciliği İmamoğlu’na karşı gösterdi.

Bundan gocunmamak gerekirdi. Alçı’nın soruları İmamoğlu için büyük bir fırsattı:

Kürt sorununda yarası olan taraf muhalifler değil ki, Ak Parti’nin ta kendisi.

Önce kimsenin bir şey anlamadığı, içeriği gizlenen Açılım Sürecini başlattılar.

İyi uygulansa iyi sonuçlanabilirdi bu süreç.

O süre içinde dünyanın en hoşgörülü insanları oldular, milliyetçiliği ayaklar altına aldılar, Apo güzellemeleri yaptılar.

Sonra yüzlerine gözlerine bulaştırınca bu sefer tam dönüp Kürt düşmanlığı yapmaya başladılar.

Şimdiyse, seçimlerde oy oranları gerileyince yine Kürtleri anımsadılar, birbiri ardına hamleler yapıyorlar, zeytin dalı uzatıyorlar.
Yetenekli bir politikacı bunları sergileyip kendisini sıkıştırmaya çalışan gazetecinin çabalarını Ak Parti’ye karşı gole çevirirdi.
İmamoğlu ise yalnızca kaçak güreşti, yanıt vermemeyi yeğledi.
Şu anda muhalefetin umudu bu adam ve yanmış durumdayız.

S400 füzelerinde ısrarın anlamı ne?

Mayıs 22, 2019

Baştan beri anlamadığım bir şeydi bu: Biz niye S400 füzeleri alıyoruz?

Erdoğan’ın ve Ak Parti’nin ileri gelenlerinin açıklamaları bir türlü tatmin edici olmadı.

Onların iddiası, çevremizin tehditlerle dolu olduğu, düşman uçaklarına karşı kendimizi korumamız gerektiği şeklinde.

Peki, düşman kim?

Suriye fiilen düşman ama Rusya’nın tam güdümünde ve bizim de Rusya’yla aramız iyi. Kaldı ki düşürdüğümüz Rus uçağı var olan önlemlerimizin yeterli olduğunu gösteriyor.

Düşman Irak mı? O da değil. Irak’la aramız çoğunlukla iyi. Üstelik savaş uçakları ile tehdit oluşturmaları mümkün değil.

Düşman İran mı? İran’ın dünyadaki sayılı dostlarından birisiyiz. O da değil.

Düşman Deaş ya da PKK gibi örgütler mi? Evet bu örgütler düşman ama onların elinde uçak yok. Ellerinde füze olabiliyor ama S400ler füzelere karşı değil uçaklara karşı önlem sağlıyor.

O zaman terör örgütleri de değil bu füzelerin muhatabı.

Geriye Amerika kalıyor.

Erdoğan’ın gözünde düşman Amerika.

S400 füzeleri Amerika’nın olası bir müdahalesi için alınıyor.

Amerika Türkiye’ye müdahale eder mi?

Erdoğan ve Ak Parti ileri gelenlerine göre böyle bir olasılık var.

Erdoğan ile Obama yönetiminin arası iyi değildi. Erdoğan Trump ile bu durumun değişeceğini umdu.

Ama FETÖ konusunda Trump da bir şey yapmadığı gibi rahip Brunson olayında Türkiye ekonomisini altüst etti.

Son Venezüela olayları da Erdoğan’ın paranoyasını büyütüyor.

S400 füzelerinin nedeni de bu paranoyanın sonucu.

Erdoğan S400 füzelerini alıp kendini rahatlatmayı planlıyor.

Bu füzeler Erdoğan yönetimine askeri müdahale düşünebilecek Amerika için bir uyarı niteliği taşıyor.

Game of Thrones’un son bölümüyle ilgili olarak aklıma gelen rastgele düşünceler

Mayıs 20, 2019

Lenin’in ölümünden sonra geride birbirine rakip iki kişi kaldı: Troçki ve Stalin.

Troçki Rusya’daki devrimin kendi başına başarılı olamayacağını, devrimin bütün dünya ülkelerine yayılması, tüm halkların kurtarılması için çaba gösterilmesi gerektiğini savunuyordu.

Stalin ise tek ülkede devrimin başarılı olabileceğine inanıyordu ve sonu belirsiz maceralara girmek istemiyordu.

Mücadelenin sonunda Stalin kazandı Troçki kaybetti. Stalin yatağında öldü, Troçki öldürüldü.

Benzer bir durum Küba’da yaşandı. Castro Küba’da kalmayı savunurken Che devrimi bütün Güney Amerikaya yaymayı savunuyordu. Castro yatağında öldü, Che Bolivya dağlarında kurşunlanarak öldürüldü.

Atatürk savaşı Anadoluda kazandıktan sonra durmayabilirdi; doğduğu yer olan çok sevdiği Selanik’i almaya, Misakı Milli sınırlarına ulaşmaya çabalayabilirdi.

Bunu yapmadı.

Bunun yerine ülke içinde kalıp Türkiye’yi çağdaş ülkeler düzeyine çıkarmaya çalıştı. Ve yatağında öldü.

Saddam durmak bilmeyen birisiydi. Irak ona yetmiyordu. Önce İran’a sonra Kuveyt’e saldırdı. Yatağında değil darağacında öldü.

Son düşünce de avcılık üzerine. Hz. Muhammed’in kalbi katılaştıracağını düşündüğü için avcılığı sevmediği söylenir.