Necip Fazıl’ı tanıyalım

Necip Fazıl Kısakürek, Ak Parti iktidarının muteber fikir adamıdır. Başbakan her fırsatta ondan alıntılar yapar. Ak Parti’li belediyeler kültür merkezlerine, caddelere onun adını vermede yarışırlar. Milli Eğitim Bakanlığı da bazı okullara onun adını verir.

Bu yıl Necip Fazıl’ın daha bir başka anılacağı anlaşılıyor. Gazetelerde Mayıs ayının sonuna kadar Necip Fazıl Kısakürek’i anma toplantıları düzenleneceği yazıyor.

O zaman Necip Fazıl Kısakürek’i daha iyi tanımak gerek. Bunu da en iyi, çıkardığı Büyük Doğu dergisinde yer alan yazıları okuyarak yapabiliriz. Bakalım bu dergide değişik konularda neler yazıyor.

Kadınlar Üzerine

12 Mart 1948 tarihli sayıda, “İktidar bizde olsa ne olur?” başlıklı yazıda şöyle deniyor:

Kadın evine döner. İçki yasak. Kumar paydos. Fuhş imkansız. Yeni baştan programlaştırılıncaya kadar sinema namevcut…. Adam öldüren yarım saat içinde muhakeme edilir ve hemen öldürülür . Hırsızlık edenin kolu kesilir.

Necip Fazıl’a göre kadının yerinin evi olduğu anlaşılıyor. Toplumsal yaşamda kadına yer yok. Yine yukarıdaki yazıda adam öldürenin yarım saat içinde muhakeme edilip öldürülmesi de çok anlamlı. Madem öldürülecek, yarım saatlik muhakemeye ne gerek var? Muhakeme gerçekten yapılacaksa sonuçta başka cezalar ya da beraat da söz konusu olamaz mı? Necip Fazıl’da bu tür sorulara yer yok.

18 Nisan 1947 tarihinde bir olay anlatılıyor:

Şahı Nakşıbend Hazretlerinin küçük bir kızı vardı. Bir gün, Allah ehlinin bu en büyüklerinden biri zevcesine şöyle dedi: Kız buluğa erince bana haber veriniz!

Karısı ona beklediği haberi verince, Şahı Nakşıbend sevdiği bir müridinin odasına girer ve şöyle der: Benim bir kızım var… Bu akşam buluğ haddine erişti. Onu sana nikah etmeğe memurum.

Necip Fazıl’ın kafasındaki dünyaya göre kızlar buluğ çağına erdiklerinde evlendirilmesi gereken canlılardır. Evlenmede kesinlikle kadınların görüşü alınmaz; buna gerek yoktur. Erkekler onları alır-verir.

15 Haziran 1951 tarihli sayısında yer alan Büyük Doğu Partisi’nin nizamnamesinde parti üyeliği için gereken şeylerden birisi erkek olmak. Kadınlara partide yer yok.

Büyük Doğu felsefesine göre kadın yarım insandır. 30 Mayıs 1947 tarihli sayıda bu anlayışı gösteren bir yazı yer alıyor. Bu yazıda Hacı Bayram Veli’nin başından geçen bir olay anlatılır. Hacı Bayram Veli, kendisine bağlananları sınamak için bir ziyafet düzenler. Ziyafete çok sayıda insan katılır. İnsanlar toplanınca, Hacı Bayram, eline bir kılıç alır ve iradesini kendisine teslim edenleri kurban edeceğini söyler ve bu amaçla çadırına çağırır. Yalnızca bir kadınla bir erkek çadırına girer, diğerleri kaçar. Hacı Bayram Veli bunun üzerine “meğerse benim müritlerim bir buçuk kişiymiş” der. Buçuk kişi, kadın mürididir. Hacı Bayram Veli’ye kendini tam teslim etmek bile onu tam yapmaz.

15 Eylül 1950 tarihli sayıda, Said-ül Nursi’den Fıkralar başlıklı yazıda şöyle deniyor:

Kızlarımıza merhamet edeceğiz diye, onlara haklarından fazla müsadeler ve imtiyazlar vermek, hakikatte, kendilerine en ağır zulümdür. Belki onları, diri diri toprağa gömmek kadar ağır bir zulüm.

Kadınlara böyle bakmayan, bakmayıp onları toplumsal yaşamda görmek isteyen, örneğin, onlarla dans eden erkeklerse aşağılık insanlardır.

16 Şubat 1951 tarihli sayısında yer alan Dans başlıklı yazıda şöyle deniyor:

Karısını ve kızını, yabancı bir erkeğin kolları içinde ve göğsü üzerinde nazari ve aleni bir zinaya terkeden ve bundan gocunmıyan erkek, bizim anlayışımıza göre, bu halini izaha yelteneceği, nefsine özür aramaya kalkışacağı, üstelik terakki ve medeniyet taslayacağı için, herhangi bir pezevenkten daha aşağılık bir şahıstır.

Türklük Üzerine

Necip Fazıl, devletimizin şu anki ileri gelenlerini huzursuz edecek kadar Türk milliyetçisidir.

12 Mart 1948 tarihli sayıda şöyle deniyor:

Kainatın saadet sarayını açacak sihirli anahtar, küreyvatı hamrasının kartdöviziti Türk olan ırkın, İslami örs sathında tunçlaşmasından meydana gelecektir!

24 Kasım 1950 tarihli sayıda şöyle deniyor:

Vatana sadakat şu üç vasıfla olur: 1. İslam olmak 2. Türk olmak 3. Maddi bir alakayla bu topraklara bağlı olmak.

18 Ocak 1945 tarihli sayıda Türklerin işlevi açıklanıyor:

Irkımıza, din tarihlerinde, ikinci insan tohumu Nuh Peygamberin oğlu Yafes’e kadar yol uzatılan biz, Doğu ve Batı hesaplaşmasında topyekun Doğunun mümessili olduk.

1 kasım 1946 tarihli sayıda Necip Fazıl’ıın yazdığı marş yer alıyor. Marşın ilk dizesi şu şekilde:

Tanrının, alnından öptüğü millet!

Göçmenler Üzerine

Necip Fazıl, garip bir şekilde göçmen düşmanıdır.

29 Eylül 1950’de şöyle yazıyor:

Yüzbinlerce göçmen Bulgaristandan çekirge bulutu halinde üzerimize geliyor…. Hele aralarındaki “kıpti-i müslim” veya gayr-i müslim”ler faciası! Bunları Hayırsızadada, şu kıptı-i gayri müslimliğinden bahsettiğimiz sabık büyüklerden birinin riyaseti altında toplamak fena olmaz.

Din Sömürüsü

Necip Fazıl din sömürüsü yapıp para istemekten çekinmez:

1 Haziran 1951’de şöyle yazıyor:

Allah ve Resulünün aşkına şöyle diyeceksin: Bir benim olmadığım yerde hiç kimse yok demektir, binaenaleyh vazifemi yapmalıyım. Bu vazifeden iki mazeret altında kaçabilirsin: Ya gerçekten 6 veya 12 lira paran mevcut değildir ve olamaz; yahut bu davanın gerçekleşmesi yoluyla da bize itimadın, bizim saffet, samimiyet, hakikat, hikmet ve istikametimize güvenin yoktur….Her şeyi Allah borçlu olan sen, bana bu borcu Allah için ver!

Yahudi, Dönme, Mason, Komünist

Büyük Doğu dergisinde en çok yer alan ifadeler bunlardır: Yahudi, Dönme, Mason, Kömünist. Bu ifadelerle tanımlanan insanlar her türlü kötülüğün yaratıcısıdır.

5 Mart 1948’de İslam Nasıl Bozuldu başlıklı yazı’da Meşrutiyet şöyle anlatılıyor:

Meşrutiyet, bir takım fikirsiz Makedonya kabadayılarının ruhuna gem takmış ve kör hamlelerini istismara yol bulmuş teşkilatlı Yahudilik, Masonluk ve Dönmeliğin eseridir! Yahudilik, Masonluk ve dönmelik isimli üç ayaklı sehpanın da, ipinde sallandırmak istediği tek hüviyet, İslamdır!

26 Ocak 1951’de birilerine hakaret ediliyor:

Sen ve yukarıdan beri gelen hepiniz, Allahsız, milliyetsiz, Yahudi, dönme, Mason ve Komünistten biri yahut bunlardan hepsi birdensiniz!

8 Haziran 1951’de Ahmet Emin Yalman için sarf edilen ifadeler: “daima siyonizma dostu Ahmet Emin….Dönme Ahmet Emin…Mason Ahmet Emin… O şu kadar yüzyıl evvel bir kere döndü ve dönme oldu; artık her vasıtaya müracaat ederek Türkü yıkmak mevzuunda planından hiç dönmez.”

15 Eylül 1950’de Yahudilerin bizi nasıl bozduğu anlatılıyor:

Yahudi menşeli ve Avrupa patentli bütün fuhuş, redaet ve entrika maddeleri, bol bol şark pazarlarına dökülmüş; zihinleri ve vicdanları kirletmiş, aramızdaki kardeşlik ve birliği bozmuştur.

Bütün memlekette yalnız kumar tütüyor… Ve iğrenç Yahudi ve Avrupalı, ön plana hakim bir tavırla, fakat arka planda mevki almış, sinsi sinsi gülüyor.

10 Kasım 1950’de şöyle yazıyor:

Her işde mahvımızın kurmay başkanı Yahudi, Savarona işinin de bizzat hain tanzimcisi ve teripçisidir!

11 mayıs 1951’de Moskoflarla Masonların ve Yahudilerin nasıl birlikte çalıştıkları açıklanıyor:

Birliğimizi kundaklıyan, dışarıda Moskoflarsa, içeride de Masonlardır….Yahudi nüfuzunu dünyaya hakim kılmak için kurulan gizli mason imparatorluğunun topluluğuna katılmış, elinde uydurma bir hürriyet ve inkılap bayrağıyle meydanı tutmaya savaşan mason düşmanlarımızdan nasıl kurtulalım?

Necip Fazıl’a göre CHP’liler komünistleri önemli yerlere yerleştirmiş:

10 Kasım 1950’de şöyle yazıyor:

Hasan Ali Yücel Efendinin Maarif Bakanlığına istilası hengamlarında köy enstitülerine, irfan müesselerine, umum müdürlüklere yerleştirdiği soyu sopu belirsiz, dinsiz ve mezhepsiz bazı komünistlerin…

12 Ocak 1951’de şunlar yazılı:

…namussuz bir zümrenin planlarıyla çevriliyiz. Bu zümre; Yahudiliğin, Masonluğun, münafıklığın, içten yıkıcılığın, milli ve dini vahdet suikastçılığının, tek kelimeyle her türlü beşeri oluş katilliğinin kurmay heyeti olan dönmelerdir.

O zaman Komünistleri ne yapmak gerekli?

18 Ağustos 1950: Bu mevzuda tek ciddi ve haysiyetli devlet reaksiyonu, komünist kokulu her ferdi ve her tecelliyi, bit öldürür gibi imha etmektir.

2 Şubat 1951’de de benzer bir öneri var:

Başta Komünizma bulunmak üzere, bu vatanı küfür ve dalaletin emrine verici her telakki ve teşebbüsün cezası, sabit olduğu anda, idamdır.

İdam olmuyorsa, onların matbaalarının yanmasını izlemek de zevkli olabilir:

23 Şubat 1951’de şöyle yazıyor:

Şimdi mason Dergisini basmakta olan, vaktiyle bin bir Komünist neşriyatının yuvasını teşkil eden, bir zamanlar da Türk gençliğinin en halis ve asil hamlesiyle içi dışına getirilen uğursuz ve meymenetsiz TAN Matbaasının yandığı, …zevk ve bahtiyarlıkla arzolunur.

Heykeller Üzerine

Necip Fazıl heykelden hiç hoşlanmaz.

29 Eylül 1950’de şöyle yazıyor:

Şeytani insan benliğinin madde üzerinde putçuluk sanatı olan heykelin bizim sanat telakkimizde hiçbir yeri yoktur.

Nazilere Hayranlık

Necip Fazıl, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Nazilerin yenilmesinden ve Sovyetlerin güç kazanmasından hiç memnun değildir.

3 Mayıs 1946’da yayınlanan karikatür Nazilere duyulan sempatiyi güzel anlatıyor.

Azınlıklara Bakışı

Necip Fazıl, ülkede kalabilmiş azınlıklar için iyi şeyler düşünmez:

9 Mart 1951’de şöyle yazıyor:

Eğer benim elimde kudret ve kuvvet olsaydı, yeni bir mübadele siyasetinin taraftarlığını yapar, ilk evvel, velinimetlerine karşı nankörlük edenleri memleketten çıkarırdım. Seneler boyunca ekalliyetlerin Türk milletinin başına ördükleri çorap artık cana tak etmiştir.

CHP’ye ve İnönü’ye Bakışı

Necip Fazıl, CHP’den, Atatürk’ten, İnönü’den nefret eder. Ona göre bu üçlü, ülkemizi mahveden sıçanlardır.

8 Aralık 1950’da şöyle yazar:

Halk Partisi… bu vatanı yoktan var etmiş olmak iddiasında, halis ve muhlis bir vatan hainidir…Demokrat Parti! Son şansın, seni sıçandan intikam alman için seçen milletin iradesine tercüman olarak ve bu mevzuda CHP azmanı bazı şeflerini bertaraf ederek, veba sıçanını kanun yoliyle gebertmektir.

16 Şubat 1951’de İnönü için şunları yazar:

Yaratılış bakımından İnönü şudur ki: Kendisi anadan doğma sağır, bir kardeşi kanbur, bir kardeşi de müntehirdir.

6 Ekim 1950’de ona şöyle seslenir:

İntihar et, ey müfteris kin ve muhteris şahsiyetsizlik! Bir gün hiç ummadığın bir çığır açılır da, kim bilir seni ne hale koyar? Biraz açıkgöz ol da intihar et!!!!

29 Aralık 1950’de İnönü’nün kökenini şöyle anlatır:

İnönü’nün babası, kardeşi Berber Ali Ağa ile beraber 1293 Türk-Moskof harbinde muhacirlik suretiyle Türkiye’ye gelmiş ve Malatya taraflarına yerleşmiştir… Bir başka rivayet ve nakle göreyse onun nesebi büsbütün değişiyor ve Türklükle en küçük alakası kalmıyacak bir noktaya kadar .

11 Mayıs 1951’de ise (bir kumarhanede yakalanıp yargılanmaktayken) İnönü’ye övgüler düzer:

İnönüye Methiye

Siz ve partiniz, nazarımda, simsiyah bir dalalet ve nasipsizliğin devamlı mümessili oldunuz! Buna rağmen siz ve Partiniz, en mutlak hassasını kaybetmediniz. Fenaydınız; fakat Türkün sağlam kumaşına ve mayasına rağmen yine Türktünüz. Masonluğun, Dönmeliğin, Yahudiliğin, kozmopolitliğin günlük tesiri altında kalmadınız…Kimseyi, mana sahasında arkasından vurmak, yalan ve dolanlarla çürütmeğe çalışmak gibi bir hale asla düşmediniz…Zalim kanunlarınız vardı; fakat bunlar açık ve samimi idi. Bir neşir suçu, ancak neşir vaki olduktan sonra cürüm teşkil etmek gibi hukuki bir umde haysiyeti belirtiyordu. Zamanınızda kaç defa hakim huzuruna çıkarıldıksa hepsinde de neşrine imkan bırakışmış yazılar bahis mevzuu idi.

Düşman Saydıkları Üzerine

Necip Fazıl’da her şey vardır da bir tek hoşgörü, yumuşaklık yoktur. Düşman saydığı kişiler için uygun olduğunu düşündüğü sonu 23 Şubat 1951’de şöyle anlatır:

Allah ve Sevgilisinin düşmanlarını, bütün ölüleri ve dirileri, bütün soyları ve sopları, bütün cinsleri ve şubeleriyle en küçük af ve ihmale terketmeyi, bizzat Allah ve Sevgilisine en büyük ihanet sayacağız! Bunları, çürümüş ataları ve henüz doğmamış torunlarına kadar kezzapta eritmeyi ve Allah ve Sevgilisi düşmanlığına karşı, yarın Allah imkan verecek olursa, vatan ormanlarının yetmiyeceği kadar idam sehpası kurmayı, bu sehpalarda asırlık ihanetlerin bütün cesetlerini, manalarını, eserlerini ve tesirlerini sallandırmayı ve karşılarında tarihin henüz bir eşini kaydetmediği şehrayinler tertiplemeyi, İslami merhametin hakikatı adına şimdiden taahhüt ediyoruz!!!

İslam inkılabının adalet sisteminde, hürriyet telakkisi, fertlerin hakikate esaretinden doğan gerçek ve üstün insan hürriyetidir; ve eşek hürriyetiyle hür olmak istiyenlere hayat hakkı tanınmamıştır… İnsanlar, gerektiği zaman, sinekler gibi öldürülecek ve bir sinek için gerektiği zaman bir dünya yıkılabilecektir.

Peki, Necip Fazıl’ın tüm bu nefret ve düşmanlık içeren yazılarını okuyan insanlar neler hisseder?

15 Eylül 1950’de yayınlanan bir okur mektubunu okuyalım:

Havlayın köpekler, havlayın! Milleti leş haline getirip yemekten başka tarihi rolü bulunmıyan sırtlanlar gebertildikten sonra sıra size gelecektir!… Türk milletinin gerçek mukaddesat sesini yükseltenlere bugün havlayın ki, teker teker her birinizi bugünden mimleylim de, yarın, köpek temizliği için kaç kilo zehire ihtiyacımız olduğunu, defterimizin bir kenarına kaydedelim!

Okur mektubunun harekete dönüşmeyecek ifadelerle dolu olduğunu düşünebilirsiniz. Tam tersi, bu düşmanlıklar çok kolay eyleme dönüşür.

Necip Fazıl’ın sürekli olarak hakaret ettiği Ahmet Emin Yalman’ı vuran Hüseyin Üzmez “Malatya Suikasti” adlı kitabında eyleminin nedenlerini bakın nasıl açıklıyor:

Bazı kendini bilmezler, “Fikir Özgürlüğünü”, “Küfür Özgürlüğüne çevirmişlerdi. İrtica diyor, Şeriat diyor durmadan Din’e saldırıyorlardı. Bunların başında da Ahmet Emin Yalman geliyordu…Necip Fazıl Kısakürek üstadımız, Büyük Doğu Gazetesinde Yalman aleyhinde bir kampanya başlatmıştı. Onun yaptıklarını halka anlatıyor, halktan gelen tepkileri de gazetede yayımlıyordu… Üstadın bu nefret seli hakkındaki değişmeyen takdimi de şöyleydi: Vatan satıcısı, dönme Ahmet Emin Yalman’a karşı artık romanlaşmaya başlayan milli infiali tefrikaya devam ediyoruz. Diyordu.

Necip Fazıl’ın Ahmet Emin Yalman için sarfettiği şu sözlere bir bakın: “Dönme, Türk ırkının içinde frengi mikrobundan daha hain bir suikast metodunun sahibidir…. Sen İslam ve İman Davasının baş düşmanı, baş suikastçi, baş haini bir alçaksın, “Alçak” sıfatına yükseklik verecek kadar alçaksın; ve bu davaya karşı küfür ve delalet safının serdümenisin…. Ey cihanın baş çıfıtı, çıfıtların çıfıtı!. Allah’ın Kuranında Belhum Adal diye tarif ettiği, hayvanlardan ve necasetten adi, insanlık yüz karası Ahmet Emin Yaman! …Sen bizzat bir dönmenin bana dediği gibi “Başı hiçbir vincin kaldıramayacağı kadar boynuzla dolu” meşhur ve müseccel bir deyyussun.”

Günü gelip de mütemadiyen bu milletin hıncını tahrik eden, ızdırapları tuğyan halini alınca bu baylar, her fare deliğini kaç paraya satın alacaklarını şimdiden düşünsünler ve beklesinler!

Hüseyin Üzmez bu yazıların sonucundaki ruh halini şöyle anlatıyor: Herkes kızıyor, herkes lanetliyor, herkes nefret ediyor, yine de kimse Yalman’a bir şey yapamıyordu. Bu hal bizi inancımızdan şüpheye düşürmüştü. Bir tarafta 30 milyon Müslüman, öbür tarafta onlara mütemadiyen küfreden bir dönme. Kimse de çıkıp (Üstadın deyimiyle) “Kalemini O’nun münasip bir yerine” sokamıyor. İşte bu bizi çıldırtıyordu….Sonradan öğrendik ki üstad Necip Fazıl da aynı duygulara kapılmış. Bir gün Serdengeçti Osman Yüksel ağabeyimin yazıhabesine gitmiş “Yahu Osman” demiş. “Bu millet ölmüş. Aylardır yazıp çiziyoruz. Bir babayiğit çıkıp da şu herife bir mantar tabancası dahi patlatmıyor!” Bu sözlerden bir hafta sonra ben silahı Yalmana’a boşaltmışım.”

Hüseyin Üzmez’in Necip Fazıl’dan alıntıladığı bir başka söz de şöyle: Bir fikrin büyüklüğü o fikrin toprak üzerine döktüğü kan lekelerinin büyüklüğü ile ölçülür.

Hüseyin Üzmez tüm bu ve benzeri yazılardan sonraki ruh halini şöyle anlatıyor: Çok taşkındım. Bir türlü kabıma sığamıyordum. Tarikat meclislerine, dernek toplantılarına, arkadaş sohbetlerine, kavgalara, döğüşlere katılıyor, kendimi dünyadaki bütün kötülükleri yok etmeye memur ve mecbur sayıyordum….İnançlısın, korkusuzsun, fakirsin, “sistem”e karşı kinle dolusun, istikbalden ümidin yok, “hareket halinde heyecansın”, yerinde duramıyor, kabına sığamıyorsun. Üstelik de bir gizli teşkilatın mensubusun. Büyük Doğu’ların Yalman aleyhinde yazdıklarının hepsini okuyorsun. Gün geçtikçe için daha fazla kin ve nefretle doluyor. Onu “sistemin mümessili” gibi görmeye başlıyorsun. Adamı dünyadaki bütün kötülüklerin ve felaketlerin baş sebebi sayıyorsun. İktidara sırtını dayıyor. Mukadessatına durmadan sövüyor. Daha nasıl tahammül edebilirsin. Haydi sen ol da vurma.

Hüseyin Üzmez’in çocuklarla cinsel ilişki yaşadığı için yargılanıp mahkum olması da yazımızın başındaki kadın düşünceleriyle ne kadar uyumlu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: