Bize Bilimin Ne Kadarı Gerekli?

Bir gazeteci, zamanın en ünlü astrofizikçilerinden olan Arthur Eddington’a “İzafiyet kuramını anlayan üç kişinin olduğu söyleniyor, doğru mu?” şeklinde bir soru sormuş. Eddington biraz düşündükten sonra “Üçüncü kişi kim?” diye yanıtlamış.

Doğruluğu bilinmeyen bu anekdot bir şeyi açıkca gösteriyor: İzafiyet kuramı çoğu insan tarafından anlaşılmamış bir şeydir. Kuantum kuramı da öyle. Hatta Darwin’in Evrim kuramı bile yeterince anlaşılmayan bir şeydir.

Peki, niye böyle? Niçin bu kuramları anlamıyoruz? Daha da önemlisi, bu kuramları anlamamız gerekiyor mu?

Özellikle son soru anlamsız gelebilir. “Tabii ki bu kuramları anlamalıyız.” Ben tam tersini düşünüyorum. İnsanların çoğunluğunun bu kuramları anlaması gerekli değildir. Çünkü bilim git gide daha karmaşık, daha ayrıntılı bir duruma gelmektedir ve bir avuç uzman dışında bunları anlamak mümkün değildir. Bu saptama sıradan insanlar için olduğu gibi, başka alanlardaki bilim adamları için de geçerlidir. Örneğin, Kuantum kuramının kurucularından biri olan Niels Bohr, bu kuramın ayrıntılarını kardeşi ve üstün bir matematikçi olan Harald’a bile anlatamamıştır (1). Yine bu kuramın önde gelen isimlerinden Richard Feynman şöyle der: “Kuantum mekaniğini hiç kimsenin anlamadığını söylemenin tehlikesiz olduğunu düşünüyorum. Kendinize mümkünse ondan sakınabileceğinizi söyleyip, “Peki nasıl böyle olabilir?” deyip durmayın, çünkü kimsenin kurtulamadığı çıkmaz sokağa sürüklenip gideceksiniz.” (aynı eser).

Peki, durum böyleyse biz ölümlü insanlara düşen nedir? Bu kuramları hiç anlayamayacağımızı kavradıktan sonra ne yapmalıyız? Bilimi anlayamıyorsak bilim ile safsatayı nasıl birbirinden ayırt edeceğiz? Ayırt etmezsek Orta Çağ karanlığına geri dönmez miyiz?

Benim bu konulardaki önerim şu:

1) Bilimin kendisini değilse bile yapısını, nasıl iş gördüğünü öğrenelim.

2) Okuduğumuz, duyduğumuz bilgileri öğrendiğimiz yapıyla karşılaştıralım. Bu yapıya uymayanları eleyelim.

3) Bilimsel ve teknolojik gelişmeleri yeterince kavrayamasak bile hayran olma ve takdir etme yetimizi kaybetmeyelim.

Peki, bilimin yapısı nedir? Bilim ile bilim olmayanı ayırt eden şey nedir?

Evrim Kuramı, İzafiyet Kuramı, Kuantum Kuramı

Bilim ve teknikle ilgili yazıları okuduğunuzda başlıktaki üç kuramı hep görürsünüz.

Evrim Kuramı 150 yıldır bilim dünyasında bulunuyor. İzafiyet Kuramı ve Kuantum Kuramı da yaklaşık olarak 100 yıldır piyasada. Bu süreler içinde üç kuram sayısız denemeye ve gözleme tabi tutuldu ve bu kuramlar denemelerin, gözlemlerin hepsini geçti, halen de geçiyor. Bu kuramların yanlış olma olasılıkları sıfır şu anda.

İyi de niye yasa demiyoruz öyleyse? Evrim Kuramı niçin artık Evrim Yasası diye anılmıyor? İzafiyet Kuramında bir şey mi var da yasa olamıyor? Ya Kuantum Kuramına ne demeli? Transistörler bile bu kurama uygun olarak yapılıyor ama halen Kuantum Yasası demiyoruz.

Özellikle Evrim konusunda bu “kuram” ifadesine çok takılınır. "Madem yasa değil kuram, o zaman halen yanlış olabilir bu Evrim kuramı denilen şey. Sıkıysa yasalaşsın da görelim." Yalnızca sıradan insanlar değil, üniversitelerde öğretim üyeliği yapanların bir kısmı bile böyle düşünüyor.

Nuray Mert, Radikal’deki köşesinde, “Bilim budalalığı” başlıklı yazısında şöyle diyebilmişti (2): “Evrim teorisi de, adından da anlaşılacağı gibi bir ‘teori’dir, yani varsayımdır. Teoriler bir yere kadar, bilimsel gelişmelere zemin oluşturabilir, nihai sorulara gelince teoriler varsayım sınırında kalır.”

Nuray Mert de dahil olmak üzere insanların çoğu bilimde şöyle bir sıralama olduğunu düşünüyor: Hipotez, kuram, yasa. Bir olgunun açıklaması için bir hipotez üretilir, bu hipotez gözlem ve deneylerle bir miktar doğrulanınca kuram durumuna gelir, kuramın savları artık yanlışlanmayacak kadar denendiğinde ve gözlendiğinde yasa olur. Önemli olan yasaya ulaşmaktır. Newton’ın yerçekimi yasası gibi, Ohm yasası gibi.

Halbuki bilim alanında artık göremeyeceğimiz bir sözcüktür "yasa" sözcüğü. İzafiyet Yasası diye bir şey yoktur ve hiç olmayacaktır da. Aynı şey Evrim Kuramı, Kuantum Kuramı, Sicim Kuramı gibi şeyler de için de geçerlidir. Hatta bunu genelleştirebiliriz: Bundan böyle bilimde yasa diye bir şey olmayacaktır.

Peki, artık yasa diye bir şeyin olmamasının nedeni nedir?

Bu durumun nedeni Yirminci Yüzyıl’da bilim anlayışındaki değişiklik. Bilim anlayışımız ya da felsefemiz geçen yüzyılda kökten değişti. Şu anda tüm bilim insanlarının benimsediği bilim anlayışı şu şekilde özetlenebilir:

Bilimde kanıtlama olmaz, yanlışlama olur. Örneğin, "Tüm kuğular beyazdır" önermesini alalım. Bu önermeye kanıt olarak binlerce ya da yüzbinlerce yaşayan beyaz kuğuyu gösterebiliriz. Eski insanların ifadelerini de kanıtlara ekleyebiliriz. Ama halen bu önermeyi kanıtlamış olmayız. Çünkü yarın öbürgün dünyanın bir köşesinde siyah bir kuğunun bulunmayacağını ya da doğmayacağını kimse garanti edemez. Eski zamanlarda siyah bir kuğunun yaşamadığı da bilinemez.

"Tüm kuğular beyazdır" önemesi kanıtlanamazsa ne yapılmalıdır? Bu önerme yanlışlanmaya çalışılmalıdır. Dünyanın değişik yerlerinde siyah kuğu aranmalıdır. Bulunabilecek tek bir siyah kuğu "Tüm kuğular beyazdır" önermesini çürütmeye yeter.

Tek bir aksi örnek bir önermeyi reddebilirken binlerce olumlu örnek önermeyi kanıtlamaya yetmez. Bu yüzden bilimin görevi önermeler üretmek ve bu önermeleri yanlışlamaya çalışmaktır. Yanlışlama çabası sona ermez, erdirilmez. Bir önerme yanlışlanana kadar kullanılabilir. Örneğin, siyah bir kuğu arayışımızı sürdürürken "Tüm kuğular beyazdır" önermesini kullanmaya devam edebiliriz.

Bir bilimsel önermenin gücü içindeki, yanlışlanmaya açık kısımlara bağlıdır. Örneğin, İzafiyet Kuramı bilimsel bir kuramdır çünkü içinde bol miktarda yanlışlanmaya açık kısım vardır. Einstein bu kuramı ortaya attığında, delicesine bir öngörüde de bulunuyordu.O an için kimsenin kabul etmeyeceği bir şeyi söylüyordu: Işık, yerçekiminin etkisiyle yolundan sapar. Bu öngörüyü test etmek için bir olanak da sunmuştu: Eğer kuramı doğruysa 29 Mayıs 1919’da gerçekleşecek güneş tutulması sırasında uzak bir yıldızın ışığı güneş tarafından eğilecekti. Einstein’ın bu öngörüsü bir ekip tarafından yapılan gözlemlerle doğrulandı.

Ama tek bir gözlemle doğrulandı diye İzafiyet Kuramının sınanması, yanlışlanmaya çalışılması bitmedi. Çünkü 1919’da yapılan gözlemlerde hata olabilirdi ya da o gözlemler doğru olsa bile kuramın başka parçaları başka öngörülerde yanlışlanabilirdi.

İzafiyet Kuramı konusundaki son denemelerden birisinde, 20 Nisan 2004’de dünyanın çevresine bir uydu yerleştirildi. Bu uyduda dört adet jiroskop bulunuyordu. Bu jiroskoplar ideale yakın küre biçimindeydi. Herbiri ideal küreden yalnızca 40 atom kadar farklıydı. Dünya bu küreler kadar ideal bir küre durumuna getirilseydi en yüksek dağı 2.4 m olurdu. Bu uydu dünyanın çevresinde dönüşler yaptı ve dünyanın çekim gücünü ölçmeye çalıştı. Sonuçları halen çözümlenmeye çalışılıyor. 1976’da da benzer bir uydu benzer ölçümler yapılmıştı. Fark, 2004’deki uyudunun ölçümlerinin çok daha duyarlı olması. Eğer İzafiyet Kuramı bu sınamayı geçerse kuşkunuz olmasın, gelecekte bundan da duyarlı bir deneme yapılacaktır.

Peki günün birinde İzafiyet Kuramı’nın bir öngörüsü yanlışlandı diyelim. O zaman ne olur?

Yapılacak şey yeni durumu açıklayan yeni kuramlar türetmek olacaktır. O kuramların da yanlışlanmaya çalışılacağını söylemeye gerek yok.

İzafiyet Kuramı ve diğer kuramların şu ana kadarki sınamaları onların büsbütün yanlış olamayacağını gösteriyor. Eğer günün birinde bunların yerine başka kuramlar gelecek olursa onlar şu ana kadar bulunmuş olanları reddetmeyecek yalnızca genişletecek ya da daha duyarlı olmasını sağlayacaktır.

Benzer bir durum Newton’ın hareket yasaları ile İzafiyet Kuramı arasında yaşandı.

Örneğin, Newton’a göre, hareket eden bir cismin momentumu olan p, cismin kütlesi m ile hızı olan v’nin çarpımına eşittir. Kısaca göstermek gerekirse, Newton’a göre p=mv’dir.

Einstein’a göreyse cismin momentumunu veren denklem şu şekildedir:

Görüldüğü gibi, Einstein’ın denkleminde, mv çarpımı bir ifadeye bölünmektedir. İfadeyi biraz inceleyim: c, ışık hızını gösterir ve çok, hatta inanılmaz çok büyük bir sayıdır. Işığın boşluktaki hızı yaklaşık olarak 300.000 km/saniye’dir. V ise hareket eden cismin hızıdır.

Uzun bir zaman boyunca, hatta günümüzde bile, ulaşabileceğimiz hızlar, yani, v, ışık hızından çok küçüktür. Durum böyle olunca paydadaki v2/c2 ifadesi hemen hemen sıfır olur. O zaman paydadaki karekök içinde 1 kalır. 1’in karekökü de yine 1’dir. Bu durumda, p=mv olur. Yani, ışık hızı ile karşılaştırılamayacak kadar düşük hızlarda, Einstein’ın denklemi Newton’ın denklemiyle aynı olur. Einstein, Newton’i yanlışlamamış, onun düşük hızlarda geçerli olduğunu söylemiştir.

Gelecekte İzafiyet kuramının geçerli olmadığı durumlar saptanırsa, bu saptama İzafiyet teorisini bütünüyle çürütmeyecek, yalnızca onu belirli sınır durumları için geçerli bir kuram olarak niteleyecektir.

Bilimsel Yöntem

Bilimsel yöntem nedir, bu yöntemi nasıl uygulayabiliriz?

Bu sorunun yanıtı çok karmaşık değildir. Bilimsel olduğu iddia edilen etkinliklerde şunlara dikkat etmeliyiz:

1) Bilimsel ifadeler çok sayıda sınanabilir ve bu sınamaların sonucunda yanlışlanabilir önermeler içermelidir. Yerçekimi ışığı bile çeker gibi.

2) Bilimsel önermelerin sonucu olarak, olabilecek şeyler önceden ifade edilmelidir, yani, öngörülerde bulunulmalıdır. “Şu tarihte gerçekleşecek güneş tutulmasında, şu yıldızın ışığı güneş tarafından şu kadar sapacaktır” gibi.

3) Öngörülere ilişkin gözlemler, çalışmalar yapılmalıdır. Bu gözlemler öngörülere uyuyorsa söz konusu bilimsel ifadeler korunabilir. Uymuyorsa ifadelerin değeri sorgulanır.

4) Bilimsel ifadelerin sınanması hiç bitirilmemelidir.

İstatistikler, Rakamlar

“Ben o rakamlara inanmıyorum”.

Çeşitli tartışmalarda, bir rakam, özellikle de devlet kurumları tarafından yayımlanmış bir rakam verdiğimde en çok bu itirazı duyuyorum. Devlete, devletin kurumlarına, bu kurumların verdiği bilgilere karşı derin bir güvensizlik besliyoruz. Aynı şeyi uluslararası kuruluşlar için de yapıyoruz; onlara da güvenmiyoruz, rakamlarına inanmıyoruz. Sanki okullarda bize devletin ve uluslararası kuruluşların verdiği bilgilere inanmama eğitimi verilmiş ve hepimiz de bu eğitimi birincilikle tamamlamışız gibi.

Halbuki bilim çalışma demektir, istatistik demektir, rakam demektir. Rakamlar olmadan yalnızca havanda su döver durumuna düşeriz. Yaptığımız şey kahvehane muhabbetinden ileri gitmez.

Bazen de gerçekten de inanılmaz rakamlar döner ortamda. Bir keresinde muhatabım Microsoft firmasının her yıl Türkiye’den 20 milyar dolar gelir elde ettiğini söylemişti. Bir başka sefer Türkiye’deki bor madeninin toplam değerinin 2.5 trilyon dolar olduğunu söyleyen birisi de çıkmıştı. Çernobil kazası yüzünden Türkiye’de binlerce kişinin kanserden öldüğü de söylendi.

Halbuki, Microsoft’un yıllık cirosu 60-65 milyar dolar arasında oluyor. Bunun yaklaşık üçte birini yalnızca Türkiye’den elde etmesi mümkün değil. Bor madeni bakımından zenginiz ama toplam değer 2.5 trilyon doların onda biri bile değil. Çernobil kazası yüzünden, kazanın gerçekleştiği yerde bile ölenlerin sayısı onlar mertebesinde. Orada durum buyken bizde binlerce kişinin ölmüş olması mantıklı değil.

Yapmamız gereken nedir?

Yapmamız gereken, bir tartışmada mümkün olduğunca rakamlar kullanmaktır. Ama o rakamlar palavra rakamlar değil, abartılı rakamlar değil gerçek rakamlar olmalıdır. Bu rakamları biz veriyorsak bunları nereden öğrendiğimizi belirtmeliyiz. Başkası veriyorsa ona bu rakamları nereden bulduğunu sormalıyız.

Devletin ya da uluslararası kuruluşların verdiği rakamları sorgulamak bizim işimiz değil, konunun uzmanlarının işi. Örneğin, devletin kanser konusunda verdiği bilgileri ben beğenmemezlik edemem. Bu bilgiyi yalnızca konunun uzmanı ya da uzmanları çürütebilir. Tabii, uzmanların da bu rakamlara inanmadıklarını belirtirken bunun nedenlerini belirtmeleri gerekir.

Örnek bir durum var: 2008’in Aralık ayına ilişkin ihracat rakamları. Benim ya da ortalama bir vatandaşın bu konuda bilgisi yoktur, olması gerekmez. 2007 yılında ihracat nasıldı, ay ay nasıl bir seyir gösterdi? 2008 yılında değişim nasıl oldu? Bizim bunları bilme durumumuz olmaz. Ama uzmanların olur.

Türkiye İstatistik Kurumu, 2008 yılına ilişkin sanayi üretim rakamlarını açıkladığında Referans gazetesi bu rakamlara itiraz etti. Çünkü üretimde büyük düşüşler yaşanırken şaşırtıcı bir şekilde tekstilde yüzde 40 oranında büyüme rapor ediliyordu. Referans gazetesi bu işin peşine düştü, TÜİK’i sıkıştırdı, onlar da bu rakamın hatalı olduğunu kabul edip hatalarını düzelttiler.

Yöntemin hep bu olması lazım. Uzmanlar kendileriyle ilgili konularda verilen rakamları inceleyip yanlışlık varsa düzeltilmesini sağlamalıdır. O konunun uzmanı olmayan kişilerinse, uzmanlar itiraz etmedikçe, verilen rakamları kabul etmekten ve tartışmalarında bu rakamları kullanmaktan başka çaresi yoktur.

1) Niels Bohr, Evrim Yayınevi, sayfa 95

2) 9 Ekim 2007, Radikal

Reklamlar

Bir Yanıt to “Bize Bilimin Ne Kadarı Gerekli?”

  1. Erbil Şilik Says:

    süper bir yazı.Keyifle okudum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: