Bilimin Ekonomisi

Bilimin Ekonomisi

Cenevre’deki Nükleer Araştırma Merkezi yani CERN’de inşa edilen Büyük Parçacık Çarpıştırıcısı yerin 100 metre aşağısında bulunuyor ve yaklaşık 27 km uzunluğunda dairesel bir tünelden oluşuyor. Maliyeti yaklaşık olarak 10 milyar dolar. Benzer maliyetli bir tünelin yapımı, ekonomik olmadığı gerekçesiyle Amerika’da iptal edilmişti: Amerikan Meclisi, vergi ödeyen vatandaşların parasının pek de yararlı olmayacak bir projede boşa harcanmasını istememişti. Avrupalılar çok sayıda devleti işin içine katarak yüksek maliyeti dağıtma yoluna gittiler ve bu projeyi çalışır hale getirdiler. Komşumuz Bulgaristan bile projeye yüz milyon dolarlık bir katkıda bulunuyor.

Büyük Parçacık Çarpıştırıcısı dünyanın en pahalı bilimsel araştırmalarından birisi. Paranız yoksa bu tür bir çalışma yapamazsınız. Amerika örneğinde olduğu gibi, paranız olsa da, paranızı daha verimli bulduğunuz alanlara yöneltebilirsiniz.

Peki, bilimsel araştırmalar bu örnekte olduğu gibi hep pahalı mıdır? Bilim yapmak ekonomik olarak yararsız bir iş midir? Bilim yapanlar desteklenmeli midir? Desteklenmelilerse bunun ölçüsü nedir? Bilim sonuçta ekonomik bir yarar sağlar mı?

İlk sorudan başlayalım. Bilim araştırmaları hep pahalı olmak zorunda değildir. Bilim, pahalı araç –gereçten çok merak ve azim işidir: Bilim adamları bir şeyleri merak ederler ve merak etmekle kalmayıp meraklarını giderecek araştırmalar yaparlar. Araştırmalarında zeka ürünü yeni alet-edavat geliştirirler, düzenekler kurarlar. Tarih içinde hep böyle olmuştur.

İlk örneğimiz, ilk bilim adamlarından birisi kabul edilebilecek Aristo’nun yumurta deneyi.

Aristo bundan yaklaşık olarak 2400 yıl önce doğdu. Hemen her konuda bilgi ve görüş üretti. Bu bilgiler her zaman doğru değildi ama doğru yönde atılmış adımlardı.

Aristo, kuşların nasıl oluştuğunu bir yumurta deneyiyle anlamaya çalıştı. Hayvanların Tarihi anlamına gelen Historia Animalium adlı yapıtında deneyin düzeneğini şöyle anlatıyor: “Yirmi ya da daha fazla yumurta alıp civcivlerin yumurtalarından çıkmasını sağlamak için, onları iki ya da daha çok tavuğun altına yerleştirin. Sonra kuluçkanın ikinci gününden son güne değin, her gün bir yumurtayı alıp incelemek üzere kırın. “

Aristo, önerdiği bu deneyin sonucunda tavuğun yumurtadaki gelişimini son derece doğru ve gerçekçi bir şekilde gözleyebilmiş. Deneyin maliyeti son derece düşük: 20-30 yumurta. Bugünün parasıyla 5-10 TL. Birkaç tavuğu olan herkes Aristo’nun bu deneyini yapabilirdi. Önemli olan, böyle bir şeyi merak etmek ve merak etmekle kalmayıp bir deney düzenlemek.

İkinci örneğimiz Orta Çağ’dan ve gökkuşağının oluşumuna ilişkin.

Gökkuşağı her zaman merak konusu olmuştur. Neden hep yağmurla birlikte göründüğü, neden rengarenk olduğu, neden yay gibi olduğu hep insanların kafasını meşgul etmiştir. Bu konuya Aristo da el atmış ve gökkuşağının yağmur damlaları tarafından yanısıtılan güneş ışığı olduğunu iddia etmiştir. Biz şu anda gökkuşaığının yansıma değil de kırılmadan kaynaklandığını biliyoruz. Bu bilgimiz 1250-1310 yılları arasında yaşadığı sanılan bir rahipten, Theodoric’ten geliyor.

Theodoric, gökkuşağını merak etmekle kalmamış bunun oluşumunu oldukça gerçekçi şekilde açıklamıştır da. Theodoric, yaptığı deneylerde su dolu cam kaplar kullanmıştır (bu kapların o zamanın tıbbında kullanılan idrar kapları olduğu düşünülmektedir). Işığı bu kaplardan geçirmiştir ve beyaz ışığı oluşturan renklerin farklı açılarla kırılmasını saptamıştır. Gökkuşağının en yüksek açısını da ölçmüştür (bu ölçümde hatalar yapmış ve 42 derece yerine 22 derecelik bir açı saptamıştır). Tüm yanlışlarına karşın yaptığı deneyler titizlikle hazırlanmış deneylerdir, ölçümleri de aynı titizliktedir (bunları bıraktığı el yazmalarından biliyoruz). Böyle br deneyin maliyeti de çok değildir; bugünün parasıyla 50-100 TL bile tutmaz.

Üçüncü örneğimiz yirminci yüzyıldan; Nobel ödüllü genetik uzmanı François Jacob’ın deneyi. Jacob, bu deneyde genetik maddenin bir hücreden diğerine doğrudan nasıl nakledilmesini anlamaya çalıştı; büyük ölçüde anladı da. Deneyde, bakteri liflerinden oluşan bir kültür karışımı elde etmek için karşımı mutfak mikseriyle karıştırdı. Sonra da ortaya çıkan karışım üzerinde çeşitli testler yaptılar. Tüm maliyet yine düşük: Temelde, yalnızca bir mutfak mikseri. Bedeli 100 TL civarında.

Haksızlık yapmayalım: Tüm deneyler yukarıdaki örneklerde olduğu gibi basit ya da ucuz değil. Tarih içinde pahalı deneyler de var. Bu deneylerin bir tanesi Rutherford’un atomun yapısını anlamaya yönelik deneyi.

Rutherford 1909 yılında yaptığı deneyde, radyumun bozunumuyla ortaya çıkan alfa parçacıklarını çok ince bir altın tabakaya yönlendirdi. O zamana kadar geçerli olan atom modeline göre, atomu oluşturan artı ve eksi yüklü parçalar atom içine hemen hemen düzgün şekilde dağılmış durumdaydı. Eğer bu düşünce doğruysa altın tabakaya çarpan alfa parçacıklarının hepsinin çok az bir açı ile sapması ya da ya da sapmadan yollarına devam etmesi bekleniyordu. Deney bu beklentiyi doğrulamadı: Bazı alfa parçacıkları 90 dereceden bile büyük açılarla sapıyordu; neredeyse geri dönüyordu. Böyle bir durum ancak alfa parçacıkları çok yoğun ve ağır bir parçaya rastlıyorsa mümkün olabilirdi. Rutherford, bu deneyin sonucunda atomun kütlesinin çoğunluğunun küçük bir alanda, merkezde toplandığını iddia etti. Atom merkezde yoğun bir kütle (çekirdek) ve o kütlenin çevresinde bulunan çok daha hafif parçalardan (elektron) oluşuyordu.

Ruherford’un deneyi ucuza çıkan bir deney değil. Radyumun denetimli bir şekilde bozunumunun sağlanması, altının çok ince bir tabaka şekline getirilmesi, saçılan alfa parçacıklarının saptanması gerekiyor. Deneyde bakır, çinko gibi metallerin değil de altının kullanılması Rutherford’un lüks düşkünlüğünden kaynaklanmıyor; altın, yırtılmadan, çok ince bir tabaka haline getirilebiliyor. Öyle ki kibrik kutusu büyüklüğündeki bir altın parçası, bir futbol sahası büyüklüğünde, ince bir tabaka haline getirilebiliyor.

Ruherford’un deneyine benzer bir deney de J.J. Thomson’un elektronun kütlesini saptamaya yönelik deneyi. Aşağıdaki şekle bakın:

Deneyde, sol taraftan yollanan elektronlar bir manyetik alandan geçerek sağ taraftaki flöresan yüzeye çarpıp çarptıkları yeri ışıtıyorlar. Manyetik alanı değiştirerek elektronun yönünü ve dolayısıyla çarptığı yeri değiştirebiliyoruz.

Thomson bu düzenekle hem elektronların varlığını kanıtladı, hem de onların kütlesini oldukça duyarlı bir şekilde ölçebildi.

O zaman birinci sorumuzun yanıtı belli oldu: Bilim yapmak, deneyler yapmak çoğunlukla pahalı bir uğraş değil. Çok az durumda büyük paralar harcamak gerekiyor.

İkinci sorumuza gelelim o zaman: Bilim yapmak ekonomik olarak yararsız bir iş midir?

Aristo’nun deneyine bakalım: Bir tavuğun yumurtada ne gibi aşamalar geçirdiğini bilmek bize ne kazandırır? Yanıt gayet açık: Tavuk eti en ucuz ettir ve şu anda Türkiye’de bir numaralı protein kaynağıdır. Eğer tavuk yetiştirenler tavuğun oluşumunu iyi anlarsa tavuklarını o kadar iyi yetiştirir, hastalıklara karşı onları yeterince koruyabilir, tavukları en kısa zamanda kesilip satılacak hale getirebilir.

Rutherford’un deneyine bakalım: O kadar radyum, altın vb. şeyler boşuna mı gitti? Boşa gitti sayılmaz. Rutherford’un ve diğerlerinin deneyleri sayesinde atomun yapısı anlaşıldı. Buna dayanarak örneğin atom bombası yapıldı. Tamam, atom bombası pek de yararlı bir şey sayılmayabilir (ama dünyaya yaklaşan bir göktaşını yok etmek için kullanabiliriz, ne dersiniz?). Nükleer santraller de bu bilgiye dayanarak yapılıyor. Şu anda Fransa elektrik enerjisinin yüzde yetmişini nükleer santrallerden sağlıyor. Tamam, Fransa örneği pek çekici gelmeyebilir ve nükleer santrallere karşı olabilirsiniz. Peki, kanser hastaları için radyasyon tedavisine ne demeli? Bu tedavi de atomun yapısının anlaşılmasıyla mümkün olabildi, değil mi? Görüldüğü gibi, atomun yapısının anlaşılması çok sayıda ekonomik sonuca yol açtı.

Thomson’un deneyine bir bakalım. Bu deneyde bir elektron demeti, manyetik alan oluşturan iki çubuk arasından geçiyor ve flöresan yüzeye çarpıp ışık çıkartıyor. Elektronu yalnızca yukarı-aşağı doğrultusundan hareket ettirebiliyoruz. Peki, düzeneğe iki çubuk daha eklesek, yeni çubukları yukarı ve aşağı değil de sağ ve sola yerleştirsek, oluşturduğumuz manyetik alanla elektron demetini karşı yüzeydeki herhangi bir noktaya çarptıramaz mıyız? Çarptırırız. Peki bu şekilde, karşı yüzeyde istediğimiz şeklin oluşmasını sağlayabilir miyiz? Sağlarız. Yaptığımız cihaza da televizyon diyemez miyiz? Deriz. LCD ve plazma televizyonlar çıkana kadar kullandığımız televizyonlar bu mantıkla üretiliyordu.

Bilimin ekonomik yararları derken şunu da göz ardı etmemek gerekiyor: Bilimi yapanlar ile bilimi ekonomik sonuçlara dönüştürenler çoğunlukla aynı kişiler değil: Örneğin, Aristo ömrü boyunca tavuk çiftliği işletmedi. Aristo yalnızca başkalarının yetiştirdiği tavukları bir güzel yemiştir herhalde. Thomson televizyonu görecek kadar yaşadıysa da kendisi bu süreçte yer almadı. Bilimsel başarıları ürünlere dönüştürenler genelde bu işte kazanç gören ya da uman kişilerdir. Ürüne dönüştürmek ayrı bir uzmanlık alanıdır.

Üçüncü sorumuza gelelim: Bilim yapanlar desteklenmeli midir? Bu sorunun yanıtı kesinlikle “Evet”tir. Bilimi yapanlar, genelde ürettikleri şeyi kazanca dönüştüremedikleri için maddi olarak desteklenmelidir. Onlara hem yaşamlarını sürdürmek hem de çalışmalarını yapmak için gereken maddi olanaklar sağlanmalıdır.

Bilim adamlarını desteklemenin kötü yanı kötü bilim adamlarını destekleme olasılığıdır. Kötü bilim adamı üretmeyen bilim adamıdır; makale üretmeyen, bilgi üretmeyen, kitap üretmeyen, yeni bilim adamları üretmeyen kişiler. Daha da kötüsü, kötü ve sahte bilim üreten bilim adamlarıdır. Özellikle ülkemizde çok destek aldıkları halde yeterince üretim yapmayan bilim adamı çoktur. Sağlanacak desteği çeşitli ölçütlere bağlamak devletin parasını boşa harcamamak için gereklidir.

Devlet genel olarak bilime köstek olmamalı, destek olmalıdır. Devletin bilime köstek olmasına örnek olarak Obama’dan önceki başkan olan Bush zamanında kök hücre araştırmalarına devlet fonlarının aktarılmasına yönelik yasak verilebilir. Bu anlamsız yasak yüzünden İran bile kök hücre araştırmalarında Amerika’yla rekabet edebilir duruma gelmiştir.

Destek ve köstek konusunda en iyi örnek, eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’dir (SSCB). SSCB’de yetişen çok değerli bir bilim adamı George Gamow’un yaşamı örnek oluşturabilir.

George Gamow Yirminci Yüzyıl’ın en önemli bilim adamlarından birisidir. Odesa doğumlu olan Gamow fizikte büyük gelecek vaad eden bir kişiydi. SSCB onu destekledi ve çeşitli Avrupa ülkelerinde eğitim almasını sağladı. Sağlanan destek pek büyük değildi: Almanya’daki Göttingen’den ülkesine dönerken dönemin en meşhur bilim adamlarından birisi olan Niels Bohr’un Danimarka’da kurduğu enstitüye uğradığında cebinde sadece yemek yemeden gecelemesine yetecek miktarda parası vardı. Bohr’un desteği daha büyük oldu: Ona çalışmalarını enstitüde sürdürmesi için bir yıllık burs ayarladı.

Gamow’un SSCB’de sonraki yılları pek parlak geçmedi. İlk başlarda büyük ölçüde desteklendiyse de sonradan politik kovuştumaya uğradı. Yakın arkadaşlarından birisi (yine biri fizikçi) yargılanıp idam edildi. Gamow karısıyla birlikte Türkiye üzerinden yurt dışına kaçma planları bile yaptı. Sonra bir yolunu bulup yurt dışına çıktı, Amerika’ya yerleşti ve bir daha da dönmedi.

SSCB’nin bilime yönelik köstekleri Gamow ve arkadaşları ile sınırlı değildi. Lysenko adında bir kişinin ve SSCB tarımının öyküsü devletin ne yapmaması gerektiğine ilişkin iyi bir örnektir.

Trofim Denisovich Lysenko, Mendel’in geliştirdiği genetiği reddediyordu. Ona göre canlıları belirleyen şey Mendel’ci genetik değil çevresel koşullardı. Ona göre genetik çevresel koşulların ayarlanmasıyla, sonraki kuşaklara geçirilen özelliklerle ilgilenmeliydi. Bu düşünce, bilimle bağdaşmasa da o zamanın devlet politikası ile birebir örtüşüyordu. Yaşamı da devlet politikasına uygundu; seçkin bir çevreden gelmiyordu; ona “çıplak ayaklı bilimadamı” deniyordu. O halktan kopuk değil, halkın içinden gelen bir bilim adamıydı. Rus halkının bilgeliğinin simgesiydi. Lysenko, Stalin’in tam desteğine sahipti; Bilim Akademisi’nin içinde yer alan Genetik Enstitüsünün başına geçirildi ve tarım politikalarını belirledi. 1948’de onun görüşlerine karşı çıkış kanun ile yasaklandı. Lysenko’nun en önemli rakibi ve seçkin bir bilim adamı olan Nikolai Vavilov hapse atıldı (daha sonra açlık grev yaparak intihar etti). Lysenko’nun faaliyetleri SSCB’nin tarımdaki geri kalmışlığının ve yetersizliğinin nedenlerinden birisi oldu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: