Din ve Özgürlük

Dinciler genel olarak özgürlükten, özel olarak da giyinme özgürlüğünden (başörtüsü bağlama özgürlüğünden) söz etmeye bayılırlar. Halbuki din ve özgürlük yan yana gelmesi zor kavramlardır. Örneğin dinciler bazı sözcükleri kullanmazlar. Bu sözcükler onlara yasaktır. Yasak sözcükler şöyledir: Yaratmak: Dincilere göre yaratmak Tanrı’ya özgüdür. İnsanların ürettikleri işler için yaratmak sözcüğünü kullanmaları onlara göre kabul edilmez. Yaratmak sözcüğünü kullananlar özenle ve bıkmadan uyarılırlar. Yaratmak sözcüğü bir küfürdür. Bu sözcük çevresinde kopartılan fırtına o kadar büyüktür ki Microsoft firması ürünlerinin Türkçe’leştirmesinde bu sözcükten vazgeçmek zorunda kalmıştır. Örneğin, Windows işletim sisteminde bir kullanıcı yaratımı için İngilizce’de “Create” (Yarat) sözcüğü kullanılırken, Windows’un Türkçe’sinde “Oluştur” sözcüğü geçmektedir. Günümüzün dincileri bu sözcüğe karşı tutumlarıyla Said-i Nursi’nin bile gerisine düşmüşlerdir. Said-i Nursi de bu sözcüğün küfür olduğunu kabul etmekle birlikte kullanımına karşı çıkmaz. Bir eserinde şöyle der: Öyle küfür sözcükleri vardır ki sarf edeni kafir yapmaz. Yaratmak sözcüğü de böyle bir sözcüktür. Tesadüf: Dinciler tesadüf sözcüğünü kullanmaz, tevafuk sözcüğünü kullanır. Onlara göre dünyada tesadüfe yer yoktur; hiçbir şey rastlantıya bırakılmamıştır, Tanrı tarafından inceden inceye hazırlanan bir plan sonucunda gerçekleşmektedir. Bu yüzden tesadüf diye bir şey yoktur; bilmediğimiz bir planın sonucu olarak karşımıza çıkan olayları göstermek üzere “tevafuk” sözcüğünün kullanılması zorunludur. Tanrı: Dinciler Tanrı sözcüğünü kullanmaz, bu sözcüğü kullananı kınarlar ve Allah sözcüğünün kullanılmasını isterler. Halbuki Tanrı, Türklerin binlerce yıldan beri her şeyi yaratan yüce varlık için kullandıkları sözcüktür. Benzer şekilde İranlılar Allah sözcüğü yerine kendi dillerindeki “Hüda” sözcüğünü kullanmakta zarar görmezler. Hatta bizim dinciler İranlıların Hüda sözcüğünü de seve seve kullanırlar. Ama Tanrı sözcüğü, hayır, bu sözcük yasaktır, kullanılamaz. Dinsel bakımdan uygun ifadelerin dile getirilmesinde bile özgürlük yoktur. Hangi ifadeyi ne zaman kullanacaklarına dikkat etmek zorundadırlar. Yoksa acı acı eleştirilirler. Nihat Hatipoğlu’nun 9 Mayıs 2008’de Hürriyet’te yer alan yazısında bakın ne yazıyor: Bunun içindir ki günlük konuşmanın arasında uluorta bir şekilde “Estağfurullah-Allah’tan bağışlanma dilerim” diyen birine Hz. Ali döner ve şöyle der: “Annen yitirsin seni emi, sen ne dediğinin farkında mısın?” Yani istiğfar dilemekle Yüce Allah’a bir söz verdiğinin, O’nunla anlaşmanı -ahdini- yenilediğinin farkında mısın? Dinciler domuza düşmandırlar. Etini yememek dışında domuz görmek, domuz sözcüğünü kullanmak, domuzlarla ilgili iyi bir şey duymak istemezler. Halbuki yalnızca domuzun etinin yenmesinin yasak olması gerekirdi. Hayır, dinciler etini yememekle yetinmezler, domuzla ilgili her türlü gerçek dışı iddiaları dile getirirler, filmlerde domuzların iyi karakterler olarak gösterilmesinde sinsi planlar bulurlar. Dinci ileri gelenlerin etkisinde kalan kişiler bu iddiaları çeşitlendirir. Örneğin, batılıların kadınlarının açık saçık gezebilmelerini erkeklerinin domuz eti yemesine bağlarlar. Onlara göre domuzun erkeği dişisini kıskanmaz, bu yüzden domuzun etini yiyen yabancılar da karılarını, kızlarını kıskanmazlar. Bu utanmaz ve ilkel iddia (yediğimiz şeylerin kişilik özelliklerinin bize geçtiği iddiası) binlerce yıl öncesine ait vahşi insanların iddiasıdır. Ama bu türlü görüşleri yirmibirinci yüzyılda yaymakta zarar yoktur. Dinciler bilimsel bir teori olan evrime düşmandırlar. Evrim aynen İzafiyet gibi, bir teori olarak adlandırılmasına karşın olağanüstü sayıda kanıtla, artık yasa olarak adlandırılması gereken bir şeydir. Ama dinciler halen adındaki teori lafına takılıp bunun kanıtlanmamış uydurma bir şey olduğunu iddia ederler. Gazetelerinde, Web sitelerinde evrimle ilgili bir bilgiye rastlanmaz. Evrimle ilgili haberler, bilgiler özenle sansürlenir. Buna en güzel örnek 8 Mayıs 2008 tarihinde normal gazetelerin Web sitesinde yer alan bir hayvana ilişkindir. Bu hayvan “platybus” adını taşır, ördek gagalıdır ama memelidir, yılan gibi zehirlidir. Haberlerde bu hayvanın evrime ışık tutan özelliklerinden söz edilmektedir. Ama tahmin edeceğiniz gibi, domuza düşman olan dinciler bu hayvana da düşmanlık güttüler ve gazetelerinin Web sitelerinde ya da basılı sürümlerinde bu hayvana ilişkin bilgiye yer vermediler. Dinciler vücutlarının yarısına da düşmandırlar. Sol elleriyle yemek yemezler, bir yere girerken sağ ayaklarıyla girerler. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçildikten hemen sonra doğudaki bir askeri birliği ziyaretini anımsayın. Gül, büyük bir itinayla, askerler tarafında sola konulan çatalı sağa geçirmişti. Sol elle yemek yemek düşünülemeyecek bir şey onlar için. Dincilerin erkekleri ipek elbiselere de düşmandır. İpekli elbiseleri kadınlar giyebilir ama erkekler giyemez. Bu konuda da özgürlük yoktur. Dinciler evlilik yüzüğü konusunda da katıdırlar; yüzük gümüş olmalı ve sol ele değil sağ ele takılmalıdır. Bu konuda da özgürlük yoktur. Son söz: Dinin egemen olduğu yerde özgürlük yoktur.

Reklamlar

2 Yanıt to “Din ve Özgürlük”

  1. .. Says:

    bence boşuna bu kadar irdelemişsin sayın yıldırımoğlu. en fazla 2 -3 özgürlük dışı şey bulmuşsun. yazık sana bi daha araştır belki bulursun.

    Ama atladığın en önemli özgürlük ne biliyor musun? İslam dini hiçbir zaman mecburiyet gerektirmez. İslamiyet, kişinin müslüman olup olmadığıyla ilgilenmez istediği dini seçmekte özgürdür der.

    Murat bey, sizi çok bilgili eskinin kurtlarından bir hoca zanneder saygı duyardık ancak siz yaşı başı aldıktan sonra ne yapacağınızı bilemeyip derin bir kuyuya dalmışsınız. Bırakın bu din düşmanlığını. İnsanların inandıkları şeylere hakaret etmeyi, aşağılamayı bırakın. Bu insanlık değildir. Bırakın insanlar özgür olsun istediğini yapabilsin. Herkes istediğine inanır istediğine inanmaz kişinin kendi iradesi değil mi ? Neden bu sizi sinirlendiriyor? Zaten bu ülkede devlet kurumlarında / askeriyede / üniversitede ben müslümanım diyemiyorsunuz ne acıdır ki diyemiyorsunuz. Bir suç teşkil ediyor. Bu durum dünyanın hiçbir yerinde yok ve bu ülkeyi bu hale getiren sizleriniz. Bu insanlar Mevlanayı tanır, Yunus Emreyi tanır, Necip Fazıl’ı tanır. Neden bunlardan örnekler veremiyorsunuz? Neden bunlarla bilgi yarışına giremiyorsunuz? Neden ?

    İnsanlar islamiyete gönülleriyle girerler. Yani bizde olan ama sizde olmayan bu şey maneviyattır.

    • muratyildirimoglu Says:

      sevgili arkadaşım,

      bana Mevlana ve Necip Fazıl’ı örnek gösteriyorsun. Sen acaba Mevlana’nın Mesnevi’sini okudun mu? İçinde neler var biliyor musun? Mesnevi içeriği nedeniyle çocuklu evlere sokulmaması gereken bir kitap. Örnek ister misin? Mesnevi’de ders çıkarılacak öyküler bulunur. Bunların önemli bir kısmı cinsel içeriklidir. Bir tanesinde kadın hizmetçisiyle yaşayan bir kadın, hizmetçisinin eşekle cinsel ilişki yaşadığını görür ve kendisi de bunu dener. Tabii ki olayın sonunda iç kanaması geçirerek ölür. Hizmetçisi onun cesedi başında ağlar ve “hanımım beni gördün ama yaralanmayı önlemek için eşeğin organına taktığım şu balkabağını da görseydin ya” der. Şimdi bundan ne ders çıkaracağız?
      İkinci örnek şu: Evin beslemesi çocuk, ev sahibinin kızı ile evlenmek istediğini evin hanımına iletir. O da kocasına bu isteği iletir. Kocası bu isteğe çok kızar ve hileyle çocuğu yatağına alıp gece boyunca birkaç kez onunla birleşir. Bundan çıkacak sonucu da merakla senden bekliyorum.
      Necip Fazıl Kısakürek bu dönemde çok prim yapan birisi. Ama kendi deyişiyle iyi bir Müslüman olduktan sonra bile kumar oynayama devam edip polis tarafından yakalanmış birisi. Yazdığı yazılar ise hakaret dolu ve kışkırtıcı. Bu kışkırtmalar sonucunda 1950 sonrasındaki tarihimizin ilk irtacai eylemi yapıldı ve Ahmet Emin Yalman adındaki gazeteci vuruldu. Onu vuran Hüseyin Üzmez “Malatya Suikasti” adlı kitabında eyleminin nedenlerini bakın nasıl açıklıyor:

      Bazı kendini bilmezler, “Fikir Özgürlüğünü”, “Küfür Özgürlüğüne çevirmişlerdi. İrtica diyor, Şeriat diyor durmadan Din’e saldırıyorlardı. Bunların başında da Ahmet Emin Yalman geliyordu…Necip Fazıl Kısakürek üstadımız, Büyük Doğu Gazetesinde Yalman aleyhinde bir kampanya başlatmıştı. Onun yaptıklarını halka anlatıyor, halktan gelen tepkileri de gazetede yayımlıyordu… Üstadın bu nefret seli hakkındaki değişmeyen takdimi de şöyleydi: Vatan satıcısı, dönme Ahmet Emin Yalman’a karşı artık romanlaşmaya başlayan milli infiali tefrikaya devam ediyoruz. Diyordu.

      Necip Fazıl’ın Ahmet Emin Yalman için sarfettiği şu sözlere bir bakın: “Dönme, Türk ırkının içinde frengi mikrobundan daha hain bir suikast metodunun sahibidir…. Sen İslam ve İman Davasının baş düşmanı, baş suikastçi, baş haini bir alçaksın, “Alçak” sıfatına yükseklik verecek kadar alçaksın; ve bu davaya karşı küfür ve delalet safının serdümenisin…. Ey cihanın baş çıfıtı, çıfıtların çıfıtı!. Allah’ın Kuranında Belhum Adal diye tarif ettiği, hayvanlardan ve necasetten adi, insanlık yüz karası Ahmet Emin Yaman! …Sen bizzat bir dönmenin bana dediği gibi “Başı hiçbir vincin kaldıramayacağı kadar boynuzla dolu” meşhur ve müseccel bir deyyussun.”

      Necip Fazıl tehdit de eder: Günü gelip de mütemadiyen bu milletin hıncını tahrik eden, ızdırapları tuğyan halini alınca bu baylar, her fare deliğini kaç paraya satın alacaklarını şimdiden düşünsünler ve beklesinler!

      Hüseyin Üzmez bu yazıların sonucundaki ruh halini şöyle anlatıyor: Herkes kızıyor, herkes lanetliyor, herkes nefret ediyor, yine de kimse Yalman’a bir şey yapamıyordu. Bu hal bizi inancımızdan şüpheye düşürmüştü. Bir tarafta 30 milyon Müslüman, öbür tarafta onlara mütemadiyen küfreden bir dönme. Kimse de çıkıp (Üstadın deyimiyle) “Kalemini O’nun münasip bir yerine” sokamıyor. İşte bu bizi çıldırtıyordu….Sonradan öğrendik ki üstad Necip Fazıl da aynı duygulara kapılmış. Bir gün Serdengeçti Osman Yüksel ağabeyimin yazıhabesine gitmiş “Yahu Osman” demiş. “Bu millet ölmüş. Aylardır yazıp çiziyoruz. Bir babayiğit çıkıp da şu herife bir mantar tabancası dahi patlatmıyor!” Bu sözlerden bir hafta sonra ben silahı Yalmana’a boşaltmışım.”

      Hüseyin Üzmez’in Necip Fazıl’dan alıntıladığı bir başka söz de şöyle: Bir fikrin büyüklüğü o fikrin toprak üzerine döktüğü kan lekelerinin büyüklüğü ile ölçülür.

      Hüseyin Üzmez tüm bu ve benzeri yazılardan sonraki ruh halini şöyle anlatıyor: Çok taşkındım. Bir türlü kabıma sığamıyordum. Tarikat meclislerine, dernek toplantılarına, arkadaş sohbetlerine, kavgalara, döğüşlere katılıyor, kendimi dünyadaki bütün kötülükleri yok etmeye memur ve mecbur sayıyordum….İnançlısın, korkusuzsun, fakirsin, “sistem”e karşı kinle dolusun, istikbalden ümidin yok, “hareket halinde heyecansın”, yerinde duramıyor, kabına sığamıyorsun. Üstelik de bir gizli teşkilatın mensubusun. Büyük Doğu’ların Yalman aleyhinde yazdıklarının hepsini okuyorsun. Gün geçtikçe için daha fazla kin ve nefretle doluyor. Onu “sistemin mümessili” gibi görmeye başlıyorsun. Adamı dünyadaki bütün kötülüklerin ve felaketlerin baş sebebi sayıyorsun. İktidara sırtını dayıyor. Mukadessatına durmadan sövüyor. Daha nasıl tahammül edebilirsin. Haydi sen ol da vurma.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: