Enerji Kaynaklarını Çeşitlendirmek Gerekli

Eylül 23, 2021

İngiltere’de doğalgaz fiyatları yükseliyor ve yükselmeye devam edecek gibi görünüyor? Neden?

Çünkü kırk yılın çarşambası bir araya gelmiş gibi her türlü terslik aynı anda yaşanıyor. Birincisi, pandemiden çıkışla birlikte doğalgaz tüketimi artıyor, bu daha dünya çapında fiyatları yükseltiyor. İyi de, İngiltere doğalgaz üreticisi, dünya piyasasından etkilenmesi için neden yok gibi. Ama bakım işlemleri doğalgaz üretimini azaltmış. Avrupa anakarasından elektrik ithalatı yapılır diyoruz, bağlantıyı sağlayan kablo istasyonunda yangın çıkmış, ithalat yüzde 40 düşmüş. Nükleer enerji santralları var çok şükür diyoruz, onlar da eskimiş, sık sık arıza veriyor. Çok güzel rüzgar enerjisi santralları var, karadan uzakta yüzlerce pervane dönsün, elektrik üretsin diyoruz, rüzgar azalmış, onlar da kapasitelerinin altında elektrik üretiyor. Halen kömürle çalışan santrallar var ama onların kömürü de ithal ediliyor ve kömür fiyatları da yükseliyor.

Kala kala dışarıdan çok pahalıya gaz ithal edip onunla elektrik üretimi kalıyor, o da işte fiyatları yükseltiyor.

İngiltere enerji kaynaklarını çeşitlendirmede başarılı olmuş bir ülke ama buna karşın böyle durumlarda sorun yaşayabiliyor.

Türkiye’nin de enerji kaynaklarını daha fazla çeşitlendirmesi gerekli. Nükleer santrallar, güneş enerjisi santralları, rüzgar enerjisi santralları ve HES’ler bu yüzden önemli.

İnşaata Ters Bakmamak Gerek

Eylül 23, 2021

Türkiye’de ev fiyatları ve kiralar yükseliyor. Demek ki şu anda ev üretiminde bir sorun var. Bu da inşaat sektörünün daha fazla büyüyebileceği bir alanın olduğunu gösteriyor. Halbuki muhalifler olarak inşaat sektörüne kötü baktık, Ak Parti’yi inşaat ağırlıklı olmakla suçladık. İnşaatı nesnel olarak düşünme zamanı.

Neler yapılabilir?

Öncelikle, İstanbul başta olmak üzere, büyük şehirlerin daha fazla büyümesini önlemek gerekli. Türkiye nüfusunun altıda biri İstanbul’da yaşıyor, anormal bir durum bu. Şirketler, fabrikalar için İç Anadolu’nun güneyindeki boş alanlar çekici hale getirilmeli.

İkincisi, devletin konut üretme işinden çıkıp yerleşim ve iş yerleri için arsa üretimine yönelmesi gerek. Arsa üretimi gerekli planların yapılması, alt yapının sağlanması demek.

Üçüncüsü de ekonominin daha öngörülebilir şekilde yönetilmesinin gerekli olması. Bu da, Ak Parti’nin giderek daha fazla keyfi hale gelen yönetiminden kurtulmakla mümkün olacak.

Sunday Fun: Collatz Conjecture in Powershell

Eylül 18, 2021

Collatz Conjecture has a very simple algorithm: Get a positive number. If the number is even, then halve it. If the number is odd then multiply it with3 and add 1 to the result. Continue doing it with the result and you always end up in 1. And this conjecture or algorithm works for any given number. The issue is that there is no proof of it that it will be always true. In fact, many people assert that there may be no proof of it at all.

We can implement the algorithm in Powershell using the following code:

$number=0

$step=0

$number=read-host "Please enter a positive number"

$number=[system.math]::Floor($number)

if ($number -le 1) {exit}

while ($number -ne 1) {

$eval=$number % 2

if ($eval -eq 0){$number=$number/2}

else {$number=$number*3+1}

$step=$step+1

write-host $step,$number

}

Algorithm is highly temperamental too. If you enter 45, number of steps to reach to 1 is 16, for 98765 there are 53 steps, but for 27 there are 111 steps!

Işık Hızı Neden Aşılamaz?

Eylül 9, 2021

Başlıktaki soruyu yanıtlama geçmeden önce şu soruya bir bakalım:

Saatte 90 Km yol alan bir otomobil, 450 Km’lik İstanbul-Ankara yolunu kaç saatte kat eder?

Soru basit, yanıtını kafadan verebiliriz: 450 Km’yi saatte kat edilen yola böleriz, 450/90, sonuç da 5 çıkar; 5 saat.

Formül şeklinde ifade etmek istersek, zamanın formülü şu şekildedir:

Zaman= Yol/Hız

O zaman kafadan hesapla bırakmayalım, örneğimizi formüle koyalım:

Zaman=450 KM /90 Km/saat=5 Saat

450 Km’lik bir mesafe, 90 Km/saat’lik bir hız sıradan miktarlardır; günlük yaşamda rastlayabileceğimiz miktarlar.

Şimdi şu soruya bakalım: Işık hızının yüzde 95’iyle giden bir uzay aracı, 20 ışık yılı uzaktaki bir gezegene ne zaman varır?

Işık hızına c dersek ve yukarıdaki formülümüzü kullanırsak yanıt şöyle bulunur:

Zaman=20 Işık yılı/0.95c=21,05 yıl

Ama burada biraz durmamız gerekiyor. Einstein’ın Görecelilik Kuramı zamanın göreceli olduğunu söylüyor. Yani, yerinde duranla hareket edenler zamanı farklı algılayacaklar!

Zamanın mutlak değil bu şekilde değişken olması Görecelilik Kuramının en önemli sonucudur. Hatta zamanın göreceli olduğunu vurguladığı için bu kuram Görecelilik Kuramı olarak adlandırılmıştır.

Örneğimizde, 0,95c hızıyla yol alan kişi zamanı dünyada kalan kişiden çok farklı ölçecektir. Eğer dünyadaki kişinin zamanına Z1, hareket edenin zamanına Z2 dersek onun için zaman formülü şu şekilde olacaktır:

Zaman2=Zaman1 X Karekök(1-v2/c2)

Yazıyla ifade etmek anlaşılmasını güçleştirebilir. Bu yüzden matematik yazımıyla yazalım:

Her iki yazım şeklinden çıkan sonuç şu: Zaman1 ve Zaman2 eşit değil. Hiç yerinde duranla gezenin zamanı bir olur mu?

Denklemdeki “v” hareket edenin hızını gösteriyor. Örneğimizde bu hız 0,95c. Bu hızın karesini alıp ışık hızının karesine bölüyoruz, çıkan sonucu 1’den çıkarıyoruz ve çıkan sonucun da kare kökünü alıyoruz. Son olarak da, Zaman1’i bu sonuçla çarpıyoruz.

İşlemleri yaptığımızda, formüldeki Zaman1’in çarpılacağı değer 0,3122 çıkıyor. Zaman1 ile bu değeri çarptığımızda çıkan sonuç da 6,57 yıl olacaktır.

Yani, dünyada yaklaşık 21 yıl geçerken ışık hızının yüzde 95’i ile yol alan kişi için zaman yalnızca 6,57 yıl geçmiş olacaktır!

Bir başka şekilde ifade edersek, 20 ışık yılı mesafeyi 6,57 yılda kat edebiliriz eğer 0,95c hızıyla gidiyorsak.

Yüksek hızlar çok şeyi değiştirir.

Aslında düşük hızlarda bile bu ikinci formül geçerli. İlk örneğimize dönersek zaman formülü aynı olacaktır. Yani, İstanbul’da kalan ile Ankara’ya yol alan kişi zamanı farklı algılayacaktır.

Ama 90 Km/saatlik hız ışık hızıyla karşılaştırılamayacak kadar düşük olduğu için ifadesini 0 olarak alabiliriz, o zaman kök içinde 1 kalır, karekök 1 de 1’e eşittir, bu da İstanbul’da kalanla Ankara’ya gidenin zamanının aynı olması demektir. Düşük hızlarda, hesaplaması kolay olduğu için ilk formülü kullanmanın hiçbir sakıncası yoktur, tam tersine yararı vardır.

Yüksek hızlarda geçerli olan formül bize ışık hızını aşmanın neden olanaksız olduğunu da gösteriyor. Bir örnek düşünelim: Bir roket 2c hızıyla Rusya’dan Amerika’ya atılıyor olsun. Roket Amerika’ya ne zaman ulaşır?

Yüksek hızlarda geçerli olan formülümüzde ifadesi şimdi 4’e eşit olacaktır. 1-4 de eksi 3 yapar. Peki karekök içindeki eksi sayı ne ifade eder?

Karekök içindeki eksi sayılar sanal sayılardır. Adlarından da belli olduğu gibi gerçek olmayan sayılardır bunlar. Ama biraz zorlarsak karekök dışına eksi sayı çıkacağını varsayabiliriz. Bu ne demek olur? Roket için geçen zaman eksi olur! Bu da, daha roketi ateşlemeden roketin Amerika’yı vurması anlamına gelir ki bu da neden-sonuç ilişkisini bozar, saçmalık haline gelir. Işık hızının aşılması dünyamızda ve evrenin her yerinde gördüğümüz yapıya uymadığı için mümkün olmayacaktır.

Burada şunun sorulması mümkün olabilir: Evrenin başka bir yerinde, fizik yasaları farklı olamaz mı? Oralarda ışık hızı aşılıyor olamaz mı?

Eğer dünyamız ve gözlediğimiz diğer gezegenler, yıldızlar farklı maddelerden oluşsaydı, farklı yasalara uyuyor olabilirlerdi. Eski Yunan’daki bilim adamları tam da buna inanıyordu. Onlara göre dünyamız değişen, bozulan, idealden uzak bir maddeden yapılmışken gök cisimleri değişmeyen, bozulmayan, ,ideal bir maddeden oluşuyordu. Oralarda farklı yasalar söz konusuydu.

Ama Kopernik, Kepler, Galileo, Newton ve benzeri bilim adamlarından biliyoruz ki gök cisimleri dünyadan çok farklı değildir. Hepsi benzer maddelerden oluşmuştur ve aynı yasalara uymaktadır.

Dolayısıyla evrenin bilmediğimiz köşelerinde de ışık hızını aşan cisimler olamaz.

Not:

Bu yazıyı yazmaya aşağıdaki videoyu izledikten sonra karar verdim:

Işık Hızı Neden Aşılamaz? – Olmaz Öyle Saçma Bilim – Prof. Erkcan Özcan – S01B13 – YouTube

Prof. Erkcan Özcan Türkiye ve dünya çapında bir fizikçi. Peki neden o zaman onun anlatımından sonra konuyu bir de ben yazmaya karar verdim?

Erkcan Özcan’ın anlatımı bana başka bir anlatımı anımsattı: En değerli mühendislerden birisi tarafından 1997 yılında TCP/IP’nin benim de içinde bulunduğum öğrenci grubuna anlatılması.

İçerik güzel, hoca iyi ama ben kursun sonunda şöyle düşünmüştüm: “TCP/IP böyle anlatılmamalı.”

TCP/IP kitabımı bu düşünceyle yazdım ve şu anda piyasada 14. Baskısı olduğu için amacıma ulaştığımı düşünüyorum: TCP/IP’yi başka şekilde anlatmak mümkün! İnsanlar da iyi anlatımı takdir ediyor.

Erkcan Özcan’ın anlatımındaki sorun izleyiciyi ışık hızının sabit ve aşılamaz olduğuna doğru götürmek istemesi. İstiyor ki karşısındaki insan verdiği bilgilerden ve örneklerden sonra bu sonuca ulaşsın.

Böyle bir şey mümkün değil! Verilen örnekler ancak konuyu zaten bilen insanlara yarayabilir, ışık hızı neden aşılamaz sorusunu soran sıradan insanlara değil. Verilen her örnek, açıklanmaya çalışılan her ayrıntı sıradan insanların kafasını daha çok karıştırıyor ve abuklama-sabuklama düzeyinde sorulara yol açıyor. İzleyicilerin çoğunun yorumu da “iyi bir şeyler izledim, devamı da gelsin ama pek bir şey anlamadım” şeklinde özetlenebilir.

Karmaşık bir konuyu çok örnekle anlatmaya kalkışmak doğru değil.

Klasik komut satırında ve Powershell’de düz bölü ve ters bölü karakterlerinin kullanımı

Eylül 2, 2021

DOS/Windows dünyasında dosya adresleri gösterilirken ters bölü işareti kullanılır.

Örneğin, C: sürücüsündeki “gec” klasörü şöyle gösterilir:

C:Gec

Eğer bulunduğumuz disk bölümü C: ise C’nin kökünde yer alan “gec” klasörünü gec şeklinde de adresleyebiliriz.

Unix/Linux dünyasındaysa dosya adreslemede düz bölü işareti kullanılır. Örneğin yukarıdaki klasör /gec şeklinde gösterilir.

Peki, Windows’ta da dosya adreslemede düz bölü işareti kullanılabilir mi?

Yaptığım denemelere göre kullanılabilir gibi görünüyor. Ama burada klasik komut satırıyla Powershell arasında bazı farklar söz konusu.

Klasik komut satırında cd komutu (klasör değiştirme komutu) düz bölü işaretini kullanabiliyor.

Ama md (klasör yaratma), rd (klasör silme) ve copy gibi komutlar adreslemede düz bölü işaretini kullanamıyor:

Powershell ise tüm bu komutlarda (cd, md, rd, copy) ters bölü yerine düz bölü işaretini kullanabiliyor:

Tarımda sıkıntı mı yoksa serbest piyasa eksikliği sıkıntısı mı?

Ağustos 27, 2021

Pandemi süresince söylenen en yanlış cümlelerden birisi tarımın öneminin bir daha anlaşıldığı cümlesiydi. Pandemi sırasında üretim düşmedi, tüketim de sıkıntıya girmedi. Panikleyip stok yapan insanlar çoktu ama onlar bile tarımsal ürünler konusunda tedarik sıkıntısına yol açmadı.

Ama şimdi İngiltere’de tedarik sıkıntısı var. Büyük market zincirleri, fast food üreticileri mal tedarik edememekten şikayetçi. Neden? Mal mı bulamıyorlar? Hayır, mal çok ama malları taşıyacak kamyon şoförü bulamıyorlar! İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkışıyla birlikte Avrupa’dan gelen kamyon şoförleri geri döndü. İngiliz gençleri de genelde kamyon şoförü olmak istemiyor, isteyenler de pandemi nedeniyle gerekli testleri geçip kamyon şoförü olamıyor. Kamyon şoförlerinin yaş ortalaması 55 ve ortalama giderek yükseliyor. Şoför açığı yaklaşık 100 bin!

Bu durum Avrupa Birliği’nden çıkmanın etkilerinden birisi. Üstelik hiç kimse bu etkiyi tahmin bile edememişti. Meğer zamanında Polonya, Romanya gibi ülkelerden şoförler geliyormuş ve şoför açığını kapatıyormuş. Merkezi bir planlama olmadan, üzerinde çokça hesap yapılmadan, neredeyse kendiliğinden şoför piyasası "görünmez bir elle" dengeye oturmuşmuş. Tam da 300 yıl önce İskoç ekonomist Adam Smith’in dediği gibi.

Serbest piyasanın gücünü yok saymak, piyasayı anlamsız yere kısıtlamaya çalışmak, toplumu cendereye almak doğru bir tutum değil. Bunu serbest piyasa kavramının doğduğu İngiltere de yakından görüyor şimdi. Serbest piyasa tabii ki kendi başına da bırakılmamalı, burada orman yasaları olmamalı. Ama genel olarak da serbest piyasaya ve hemen her konuda serbestiye tam güvenmek gerekli.

Afganistan’da ne yapılabilir?

Ağustos 16, 2021

Charles Albert Horner Amerikan ordusundan orgeneral olarak emekli olmuş bir havacı subaydır. Irak Operasyonu (1991) sırasında Amerika ve müttefiklerinin hava kuvvetlerinin komutanlığını yapmıştır.

Gençlik yıllarındaysa Vietnam’da savaş pilotluğu yapmıştır. Anılarını içeren “Her Erkek Bir Kaplandır” (Every Man A Tiger) adlı kitabında kendi devletinin savaş politikalarından acı acı yakınır. Ona göre politikacıların acizliği ve onların sözünden çıkmamaya çalışan askerlerin kişiliksizliği yüzünden Vietnam Savaşı kaybedilmiştir. Anılarında şöyle bir kısım vardır: “Amerika’ya güvenen Güney Vietnam’ın başkentinde şimdi Kuzey Vietnamlı komünistlerin bayrağı dalgalanıyor.”

Amerika’nın seçim sistemi, başkanlarının 4 yıllık bir süreyle kısıtlı olması Amerika içinde çok sorun yaratmıyor. Sonuçta işleyen bir sistemleri var. Ama bu durum yurtdışı politikalarda büyük dalgalanmalara neden oluyor ve Amerika’nın müttefiklerinin sıklıkla ayazda kalmasıyla sonuçlanıyor. Bunu Vietnam’da gördük, Irak’ın kuzeyinde şu anki Kürt lider Mesut Barzani’nin babası Mustafa Barzani’nin Irak yönetimine Amerika destekli isyanında gördük. Şimdi de Afganistan’da görüyoruz: Biden yönetimi on yılların emeğini, çabasını bir anda boşa çıkartıp Afganistan’ı bir tepsi içinde Taliban’a sundu.

Afganistan geri bir ülke. Dinsel bağnazlık yaygın. Ama aynı zamanda hatırı sayılır bir dinci olmayan kitle de var. Sayıları milyonları buluyor. Bu kitleyi Taliban’a yem etmemek, ezdirmemek gerekli.

Dinci olmayan kitleyi korumaya çalışmak aynı zamanda bu insanların İran ve Türkiye’ye, Türkiye üzerinden Avrupa’ya göç etmelerini de engellemenin bir yolu.

Peki ne yapılabilir bu konuda?

Kabil de dahil olmak üzere ülkenin tamamı Taliban’ın elinde. Ama halen Kabil’i içeren güvenli bir bölge oluşturulabilir, Taliban bu bölgeye yaklaştırılmaz. Yaklaştığı her sefer şiddetle cezalandırılır. Böyle bir bölgeyi Amerika oluşturabilir. Amerika oluşturmuyorsa ki oluşturmuyor o zaman Türkiye ve İran böyle bir bölge oluşturabilir. İran da sünni Talibandan şikayetçi çünkü. Böyle bir bölgenin sürdürülebilir olması için Amerika başta olmak üzere zengin devletlerden para ve lojistik yardımı alınabilir. Bizim başarısını Azerbaycan’da kanıtlamış SİHAlarımız Talibanı her saldırısından sonra cezalandırmak için kullanılabilir.

Böyle bir bölgenin örneği de var: 11 Eylül saldırısından sonra Amerika Afganistan’a girdiğinde öncelikle Taliban’a sempatiyle bakmayan kuzeyde bir bölge oluşturdu, bu bölgeyi adım adım genişletip Taliban’ı devirdi.

Şimdi böyle bir bölge adım adım genişlemese de Taliban’cı olmayan insanların sığınacağı ve güvenli bir şekilde yaşayabileceği bir bölge olarak kalabilir.

Böyle bir bölge aynı zamanda çaresizlikten Taliban’a katılmış insanlara da bir umut ışığı, çıkış yolu sunabilir.

Bağnazlık yalnızca bağnaz insanları öldürerek bitmez. Bağnazlığın işe yaramadığını, modern, laik bir yönetimin en iyisi olduğunu insanlara göstererek bitebilir.

Son olarak da Afganlıların kendilerinin çaba göstermesi de gerekli. Atatürk’ün sözlerini anımsayalım:

“Yabancı bir devletin himaye ve kolaycılığını kabul etmek, insanlık vasıflarından mahrumiyeti, acz ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir.”

Felsefenin Sefaleti

Ağustos 13, 2021

Türkiye’de eksikliği duyulan şeylerden birisi iyi felsefecilerin varlığı.

İyi felsefeci kimdir, ne iş yapar?

Felsefe dünyaya, insana dair düşünme eylemidir: Tanrı’nın varlığı-yokluğu üzerine, ahlak’ın niteliği üzerine, bilginin doğası üzerine ve benzer şeyler üzerine düşünme.

Bu konular önemli olduğu için insanlar yüzlerce yıldır felsefe yapmışlardır.

Günümüzde felsefeci ne yapar?

İyi bir felsefecinin yapabileceği iki şey var: Birincisi, şimdiye kadar gelmiş büyük felsefecilerin düşüncelerini doğru bir şekilde anlatmak, yorumlamak. Bir çeşit öğretmenlik.

İkincisiyse, felsefenin konuları üzerine özgün düşünceler üretmek.

Birincisi her felsefeci tarafından yapılabilir ve yapılmalıdır da.

İkincisi ise o kadar kolay değildir.

Yüzlerce yıldan beri konuşulan, tartışılan konularda özgün düşünceler üretmek herkese göre değildir.

Bu yüzden de herhangi bir dönemde, dünya çapında, özgün felsefe yapan ancak bir-iki kişi bulunabilir.

Bu da acı vericidir: İnsanın kendisini özgün bir şey üretmeden yalnızca başkalarının dediklerini aktarırken bulması kolay kabul edilecek bir şey değildir.

Bu acı bazı felsefecileri kötü yola iter. Kendilerini olmadıkları bir şey olarak görürler; yeni bir çığır açan, yeni bir yöntem bulan bir kişi.

Bu kişilerden birisi Türkiye’de Oruç Aruoba’dır.

Aruoba öğretim üyeliğinin yanı sıra Türkçeye Wittgenstein çevirileri başta olmak üzere çeşitli çeviriler kazandırmıştır.

Eğitim vermek ve çeviri yapmak yeterli görünmeyince kendi özgün eserlerini vermeye çalışmıştır.

Ama eserleri özentiden ileri gidememiştir.

Durumu örnekleyelim.

Wittgenstein en ünlü yapıtı olan Tractatus’ta (Tractatus Logico-Philosophicus) görüşlerini, önermelerini numaralandırmıştır. Aşağıda görüldüğü gibi:

Wittgenstein’ın dile getirdiği görüşlerin, önermelerin geçerliliği tartışılır. Ama bir şey tartışılmaz: Wittgenstein özgündür, özgün düşünceler öne sürmüştür.

Aruoaba’nın Tümceler adlı eserinden bir parça da aşağıdadır:

Wittgenstein ne kadar dolu dolu bir şeyler söylüyorsa, ona öykünen, onun gibi numaralı cümleler kullanarak bir eser yazan Aruoba o kadar boş, anlamsız sözler, abuklamalar üretir.

Türkiye’nin iyi felsefecilere gereksinimi var.

Aruoba da iyi bir felsefecinin ne olmaması gerektiğini gösteren iyi bir örnek olarak kullanılabilir.

Şiir yazmak lazım

Ağustos 9, 2021

Jack London gerçekçi bir yazardır. Gerçekçilik akımının en sert örneklerini verir.

Romanları vahşet, erkeksilik, hayatta kalma çabasının en uç örnekleriyle ve kabalıkla doludur.

Ama aynı Jack London şiir de yazmıştır. Bazıları da bayağı incedir, şu örnekte olduğu gibi:

Daybreak poem – Jack London poems | Best Poems (best-poems.net)

Marks bir filozoftur, ekonomisttir, militandır. Kendi düşünceleri doğrultusunda toplumları şiddet yoluyla değiştirmeyi amaçlar.

O da serttir, maçodur, kabadır.

En büyük eseri Kapital kolay okunan bir kitap değildir. Teknik, soğuk bilgilerle ve önermelerle doludur.

Ama karısına güzel aşk şiirleri de yazmıştır.

Tolkien’i Yüzüklerin Efendisi kitaplarıyla biliriz. Kitaplarında yeni dünyalar, yeni canlılar yaratır, aralarında karmaşık ilişkiler kurar.

Ama aynı zamanda bu kitaplarda şiirler vardır. Düz yazılarının ayrıntılı incelemelere konu oluşu gibi şiirleri de ayrıca incelenmiştir.

Şiir önemli bir anlatım aracıdır. Düz yazının ifade edemeyeceği duyguları, düşünceleri şiirle ifade edebiliriz.

Yaşadıklarımız nedeniyle acı, kaygı, üzüntü, sevinç gibi duygularımız olabilir, bunları şiirle dile getirmek isteyebiliriz.

Ama şiir düz yazı değil diye, daha çok duyguya, coşkuya dayanıyor diye çalakalem de şiir yazamayız, yazmamalıyız.

En azından bu “şiir”leri okuyanlara acımalıyız ve şiir gibi şiir yazmalıyız.

Şiir gibi şiir nasıl olur?

Şiirin bir yapısı, ritmi olur, olmalıdır. Yapısız, her satırı kendi başına, uyaksız bir şey kötü bir şiir olabilir ancak.

Şiir yalnızca devrik cümle de değildir. Hatta kötü örneklerin çokluğu nedeniyle devrik cümle kullanmamakta yarar da olabilir.

Şiirin bir derdi olmalıdır ve o derdi güzel bir şekilde anlatmalıdır.

Çevremizde şiir yazan çok kişi var. Ama iyi şiir çok az.

Daha çok şiir yazmalıyız ama bunu yapmak için şiir konusuna çok kafa yormalıyız.

En güzel şiirlerden birisini okuyalım, hem keyfini çıkaralım hem de örnek alalım:

HAN DUVARLARI

-Osmanzade Hamdi Bey’e-

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,

Bir dakika araba yerinde durakladı.

Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,

Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…

Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,

Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.

İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!

Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,

Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı…

Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,

Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,

Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…

Ellerim takılırken rüzgârların saçına

Asıldı arabamız bir dağın yamacına.

Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,

Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!

Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,

Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar

Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.

Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.

Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.

Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince

Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.

Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.

Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.

Yol, hep yol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine.

Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,

Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,

Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.

Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan

Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,

Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor…

Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine

Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan;

Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.

Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,

Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:

Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,

Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.

Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri

Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.

Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya

Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.

Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,

Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.

Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,

Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.

Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı

Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.

Gitgide birer ayet gibi derinleştiler

Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler…

Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,

Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;

Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,

Aygın baygın maniler, açık saçık resimler…

Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,

Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken

Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;

Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.

Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa

Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;

"On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan

Baba ocağından yar kucağından

Bir çiçek dermeden sevgi bağından

Huduttan hududa atılmışım ben"

Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi…

Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.

Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!

Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;

Araya gitti diye içlenme baharına,

Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!…

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,

Soğuk bir mart sabahı… Buz tutuyor her soluk.

Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri

Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.

Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,

Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor…

Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,

Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.

Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,

İki dağ ortasında boğulan bir geçide.

Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden

Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:

Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,

Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.

Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,

Burada son fırtına son dalı kırıyordu…

Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,

Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.

Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;

Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü…

Gönlümde can verirken köye varmak emeli

Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"

Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana

Biz menzile vararak atları çektik hana.

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş

Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.

Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,

Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor…

Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,

Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.

Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,

Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

"Gönlümü çekse de yârin hayali

Aşmaya kudretim yetmez cibali

Yolcuyum bir kuru yaprak misali

Rüzgârın önüne katılmışım ben"

Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,

Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı…

Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde

Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.

Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık,

Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.

Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,

Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

"Garibim namıma Kerem diyorlar

Aslı’mı el almış haram diyorlar

Hastayım derdime verem diyorlar

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben"

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,

Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.

Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!

Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!

Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,

Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:

"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?"

Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,

Dedi:

"Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"

Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,

Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti…

Gönlümü Maraşlı’nın yaktı kara haberi.

Aradan yıllar geçti işte o günden beri

Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,

Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.

Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,

Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!

Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,

Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

Rona Aybay ve Hiroşima’ya Atılan Atom Bombası

Ağustos 6, 2021

Rona Aybay bugün Cumhuriyet gazetesinde Hiroşima’ya atılan atom bombasının yıldönümü dolayısıyla bir yazı kaleme aldı.

Yazının linki şu şekilde:

Olaylar Ve Görüşler : Hiroşima’ya atom bombası atılışının 76. yıldönümünde – Prof. Dr. Rona AYBAY (cumhuriyet.com.tr)

Peki ne var bunda?

Şu var: Rona Aybay Hiroşima’ya atılan atom bombası hakkında ilk kez yazmıyor!

Ben Rona Aybay’ın bu konuda daha önce yazdığını anımsıyorum deyip bir arama yaptım.

Aramanın sonucu şu: Rona Aybay hep yazmış bu konuda.

Birkaç örnek:

Ocak 2008, Ankara Barosu’nun Hukuk Kurultay’ındaki konuşması: hkurultay_cilt_01_ic.pdf (ankarabarosu.org.tr)

Ağustos 2018: E-Barobirlik Dergisi Sayı 36 Ağustos 2018

Kendi sitesindeki bir makale: Prof. Dr. Rona Aybay | TÜRKİYE, BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ve ULUSLARARASI YARGI

Bilgi Üniversitesi Yayınları: Rona Aybay İSTANBUL BİLGİ ÜNİVERSİTESİ YAYINLARI – PDF Free Download (docplayer.biz.tr)

Eminim yukarıdaki makaleler dışında da Aybay’ın Hiroşima konulu başka yazılarına da rastlayabiliriz.

İyi de, halen ne sakıncası var bu yazıların?

Sakınca şu: Bu yazıların bir teması var: “Alçak, kahrolası ABD büyük bir zalimlik sergileyerek Japonya’ya atom bombası attı, yüzbinlerce kişinin ölümüne neden oldu.”

Bu düşünce de tek başına zararsız görülebilir. Sonuçta günümüzde Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarını hoş görebilecek az sayıda insan vardır.

Ama burada büyük bir şey ıskalanıyor: Birinci ve İkinci Dünya Savaşları topyekun savaşlardı. Devletler, uluslar bir bütün halinde düşman belledikleriyle savaşıyordu.

Hiroşima ve Nagazaki toplu sivil ölümlerinin yaşandığı ilk örnekler değildi.

Örneğin, Sovyetler Birliği Polonya’da on binlerce sivil asker kişiyi Katin ormanlarında katletti.

Almanya’nın Dresden kenti iki gün boyunca klasik bombalarla bombalandı ve hemen hepsi sivil olan 20 binden fazla kişi öldü.

Japonların Çin işgali sırasında, 1937 ile 1945 yılları arasında, hemen hemen tamamı sivil olan 4 milyona yakın Çinli öldürüldü.

Aybay’da bu tür katliamlara yer yok. Hemen hiçbir yazısında bunlara yer verilmiyor.

Burada şu da söylenebilir: Katliamları birbiriyle yarıştırmamak gerekir.

Tamam da, döne döne hep aynı “katliam”lardan söz edildiğinde, diğerlerinden hiç söz edilmediğinde, doğru olmayan bir şeyler var demektir.

Neden Aybay diğer katliamlardan söz etmiyor?

Bunun nedeni Aybay’ın atom bombalarını kınamaktan çok Amerika’yı köşeye sıkıştırma isteği.

Bu köşeye sıkıştırma isteği bir bölük sosyalistin önemli bir özelliği.

Örneğin, “Halit Çelenk Hiroşima” ifadesini İnternet’te aratırsanız Çelenk’in de hemen hemen birbirinin aynısı çok sayıda yazısına, ifadesine rastlayabilirsiniz.

Onlar için önemli olan sivillerin katli değil, savaş suçları değil, yalnız ve yalnızca Amerika’nın kötü görünmesini sağlamak.

Amerika’nın eleştirilecek çok uygulaması var. Tarihinde işlediği çok da suç var.

Ama başka ülkelerin de var.

Başka ülkelerin suçlarından söz etmeden yalnız ve yalnızca Amerika’yı suçlamak sağlıklı bir tutum değil, aydın dürüstlüğüne, namusuna uygun bir tutum değil.