Okumak, Okumamak

Haziran 12, 2021

Alaattin Çakıcı, Kürşat Yılmaz, Sedat Şahin, Drej Ali.

Bunlara bir de eskileri ekleyebiliriz: İnci Baba, Dündar Kılıç, Hasan Heybetli.

Eski ve yeni çok sayıda kabadayı, mafya babası biliyoruz.

Hiçbiri toplumun tamamında Sedat Peker gibi etki bırakamıyor. Peki ama neden?

Sedat Peker’in farkı ne?

Bir farkı, belki de en önemli farkı, en entelektüel baba olması.

Bir mafya babası için aşırı fazla miktarda kitap okumuş.

Okuduğu kitaplardan aldığı bilgiler hitabetini güçlendiriyor.

Kendi deyişiyle okuma tutkusunu babasından kazanmış.

Babası çok okurmuş, oğluna da kitap okumasını öğütlüyormuş ve ona çeşitli kitaplar getiriyormuş.

Benzer bir kişi daha var. Mafya dünyasından değil, siyaset dünyasından.

Yozgat’ın ülkücülerin merkezi olmasını sağlayanlardan birisi, belki de en önemlisi Ertuğrul Kapusuzoğlu.

Kapusuzoğlu anılarında okumaya meraklı bir kişi olan babasının sayesinde kitap okumayı sevdiğini söylüyor.

Ortalama bir ülkücüden kat kat fazla kitap okuduğu kesin.

Yozgat Ülkü Ocakları şubesinde başını çektiği bir grupla yılmadan, usanmadan eğitimler veriyor, tiyatro eserleri sergiliyor.

Tabii bu eğitimlerin ve piyeslerin hepsinin tek amacı var; gençlerde ülkücülüğü yerleştirmek.

Başarılı da oluyor.

On yıllarca CHP’li belediye başkanı çıkartan Yozgat 1970’lerin ortalarından başlayarak giderek daha fazla MHP’li oluyor.

Yozgat’ın çeşitlilikten uzaklaşıp homojenleşmesinin, yalnızca tek bir siyasi görüşün hakimiyetine geçmesinin iyi olup olmadığı tartışılır.

Ama geldiği durumun yaratıcılarından birisinin çok kitap okuyan (ve sonra da yazan) birisi olması gerçeği pek tartışılır gibi değil.

Çok okumak her kesimden insan için fark yaratıyor.

Hem dünyayı daha iyi kavramaya yarıyor hem de eğer insanları etkilemekle ilgili bir şey yapılıyorsa insanlara daha iyi seslenebilmeyi sağlıyor.

Çocuklarımıza kazandırabileceğimiz en güzel şeylerden birisi okuma alışkanlığı olabilir.

Mafya babası ya da siyasetçi olması için değil ama kendisini zenginleştirmesi, daha iyi bir insan olması için.

Bu alışkanlığı kazandırmanın yolu en önce anne-baba olarak bizim çok okumamızdan geçiyor.

Okurken hep aynı şeyleri söyleyen eserleri değil, çok çeşitli fikirleri, görüşleri, yaşayışları, deneyimleri anlatan kitapları seçmekte yarar var.

Bunların evde sohbet konusu haline getirilmesi de çok yararlı olacaktır.

Prevent Multiple Logons With GPOs

Haziran 11, 2021

The following article was first published in 2005, in Windows IT Pro Magazine. Article is still in their web site but batch file contents are missing.

Now, you can read the whole article here, including the batch files.

The link for the Windows IT Pro Magazine is:

Prevent Multiple Logons With GPOs (itprotoday.com)

Prevent Multiple Logons With GPOs

As a Microsoft Certified Trainer (MCT), I’m frequently asked about providing a solution that prevents a user from logging on to multiple PCs at the same time.

There’s a Microsoft solution to prevent multiple logons, but it’s complicated.

I found a simpler solution that uses logon and logoff scripts in Group Policy Objects (GPOs).

Because GPOs can’t be applied to Windows 9x or Windows NT, my solution works with only newer OSs (i.e., Windows Server 2003, Windows XP, and Windows 2000).

There are three steps in my solution:

Create and share a folder on the domain controller (DC). For this example, I created a folder named Logons on a DC named Rafetpc. The share name should be the same as the folder name (in this case, Logons). The share permission must be Everyone, Change because users will write and delete files on the DC.

You can customize Login.bat, which Listing1 shows, and Logout.bat, which Listing2 shows.

To customize these scripts, replace each instance of \\rafetpc\logons\ in the code at callout A in Listing 1 and at callout A in Listing 2 with an appropriate path.

In the Microsoft Management Console (MMC) Active Directory Users and Computers snap-in, go to the organizational unit (OU) that contains those users for whom you don’t want to allow multiple logons.

Create a GPO for this OU.

In this GPO, navigate to User Configuration, Windows Settings, Scripts (Logon/Logoff).

In the details pane, double-click Logon. Click Add in the Logon Properties dialog box, then click Browse in the Add a Script dialog box.

Select the Login.bat file and click OK.

Repeat the process for the logoff script by double-clicking Logoff in the details pane, clicking Add, Browse, selecting the Logout.bat file, and clicking OK.

That’s all.

After performing these steps, whenever a user in the specified OU logs on, Login.bat will create two files in the folder on the DC.

When the same user attempts to log on from another PC at the same time, Login.bat will check for the existence of these files.

If the files are present, Login.bat will immediately log the user off from the second PC.

When a user in the specified OU logs off from a PC, Logout.bat will delete the two files created by Login.bat so that the user can then log on to another machine.

Listing 1: Login.bat

If exist \\rafetpc\logons\%username%.txt goto notlogon

echo %username% logged in from %computername% > \\rafetpc\logons\%username%.txt

echo %username% logged in from %computername% > \\rafetpc\logons\%computername%.txt

goto end

:notlogon

logoff

:end

Listing 2: Logout.bat

if not exist \\rafetpc\logons\%computername%.txt goto notlogon

del \\rafetpc\logons\%username%.txt

del \\rafetpc\logons\%computername%.txt

goto end

:notlogon

logoff

:end

Türk okumuşlarının milliyetçilikle İlişkisi

Mayıs 29, 2021

Türk okur yazarlarının büyük sorunlarından birisi milliyetçiliğe yaklaşımları.

Genel olarak milliyetçiliğin toplumun cahil, eğitimsiz, tarih bilmeyen kesiminin bir özelliği olduğu söyleniyor.

Başka milletlerin okumuş yazmışlarında, sol kesimlerinde bunu görmek kolay değil.

Komünist partilerin adları bile çok şey anlatıyor: Fransa’daki komünist partinin adı Fransız Komünist Partisi. İtalya’daki komünist partinin adı İtalyan Komünist Partisi ama Türkiye’deki komünist partinin adı Türkiye Komünist Partisi.

Türkler milliyetçilik tartışmasında hemen karşı tarafın görüşlerini onaylamaya gidiyor.

Örneğin, tartışmalarda Kürt aydınların iddiaları hemen ağırlık kazanıyor ve neredeyse Türklük reddediliyor, küçümseniyor, anakronik görülüyor.

Doğrusu milliyetçilikle sağlıklı bir ilişki kurabilmek olmalı.

Sedat Peker, Süleyman Soylu ve Yahya Kemal Beyatlı’nın Siyasi Hikayeleri

Mayıs 27, 2021

Yahya Kemal Beyatlı güzel şiirlerinin yanında az sayıda düz yazı da üretmiştir.

Bunların en ilginçlerinden birisi “Siyasi Hikayeler” adlı eseridir.

Beyatlı bu eserinde Osmanlı Sarayı ve çevresinde gelişen bazı hikayeleri anlatır.

Hikayeler çok canlıdır; içinde ihanet, çekememezlik, cinsellik, her şey vardır.

Hikayeler kısıtlı bir çevrede döner. Dışarıdan bakıldığında olaylara çok anlam verilemeyebilir. Ancak sarayın içini bilen uzman gözlerin verdiği bilgilerle karışık olaylar aydınlığa kavuşur.

Osmanlı yıkıldı, Beyatlı öldü ama Siyasi Hikayeler’de anlatılanlara benzer olaylar yaşanmaya devam ediyor, yeni hikayeler yazılıyor.

Sedat Peker, Süleyman Soylu, Alaattin Çakıcı, Mehmet Ağar, bunların çocukları, arkadaşları arasındaki olaylar Siyasi Hikayeler’de anlatılanları andırıyor.

Erdoğan’ın sarayı aynen Osmanlı Sarayı gibi entrikalarla kaynıyor; ihanetler, çekememezlikler, değişen ittifaklar. Bunların sonucunda da ilginç ama bir derinlik içermeyen hikayeler okuyoruz.

Ortada bir “Saray” varsa onun entrikası da olacak.

Entrikalar varken ne yapılabilir? Entrika içindeki tarafların birinin yanında yer alınıp diğer tarafa saldırılabilir.

Ama entrikanın bir özelliği safların sürekli değişebilmesidir. Bu yüzden kendimizi birden açıkta bulabiliriz.

En doğrusu, entrikaların içinde saf tutmamak, yapılabilirse ortaya dökülen bilgileri kullanarak yolsuzluklar hakkında olabildiğince fazla bilgi toplamak ve bunları yargıya taşımaktır.

Yapılabilecek bir başka şey de siyaseti ilgi çekici entrika hikayelerinden kurtarıp derinlik kazandırmaktır.

Derinlik nasıl bir şeydir?

Ne yazık ki siyasette derinlik ve düzey için Türkiye’de çok fazla örnek yok. Örnek için uzaklara bakmak gerekli.

Margareth Thatcher’ın anıları (Downing Street Yılları) bu çeşit bir derinlik için örneklerle dolu. İngiliz sağlık sistemi (NHS) hakkında verdiği bilgiler siyasette derinliğin nasıl sağlanabileceğini gösteriyor.

NHS, İngiliz İşçi Partisi’nin en büyük başarılarından birisi. NHS’in temeli 1942 tarihli bir rapora dayanıyor. William Beveridge’in hazırladığı rapor şimdikine benzer bir sistem öneriyor. Raporun tarihi önemli: 1942.

Rapor İkinci Dünya Savaşı tüm şiddetiyle sürerken ve Almanya’nın yenileceği belli değilken hazırlanmış. Savaş sonrası başa geçen İşçi Partisi de bu raporun öngördüğü sistemi 1948 yılında hayata geçirmiş.

NHS, her vatandaşa ücretsiz, eksiksiz bir sağlık hizmeti sunuyor. Tabii finansmanı çalışanların gelirlerinden yapılan sosyal güvenlik-sağlık kesintileriyle sağlanıyor.

Thatcher bir neoliberal olarak sağlık sisteminin de özelleştirilmesinden yana. Ama hem İşçi Partisi hem de Muhafazakar Parti taraftarları NHS’e gönülden bağlı ve NHS’i radikal şekilde değiştirmek tehlikeli.

Bu yüzden, sistemi korurken mümkün olduğunca liberalleştirmeyi ve serbest piyasaya açmayı planlıyor.

Peki, bunu nasıl yapıyor?

Thatcher sağlık bakanı Norman Fowler ve onun ardılı John Moore ile uzun görüşmeler yapıyor.

Kamu sağlık hizmetleri konusunda Stanford Üniversitesi’nde çalışmalar yapan Alain Enthoven’ın çalışmaları inceleniyor, değişik düşünce kuruluşlarından görüşler alınıyor.

Bunların sonucunda hükümet çevresinde oniki makale hazırlanıyor ve son kararı başbakan Thatcher veriyor.

Thatcher’ın verdiği kararlardan çok bu kararların hangi çalışmaların sonunda, hangi süreçlerin sonunda alındığı önemli.

Kararlar bir sabah kalkıp şu şöyle olsun denilerek alınmıyor. Şu kişiyi görevden alalım, bunu getirelim de denmiyor.

Hem İkinci Dünya Savaşı’nın en şiddetli zamanlarında İşçi Partisi tarafından hazırlanan NHS, hem de Thatcher’ın bu sistemde yaptığı değişiklikler siyasette derinlik için güzel örnekler.

Özellikle muhalif partilerin bu örneklerden alacağı çok dersler var.

Komünizmin Dayanılmaz Çekicilliği

Mayıs 7, 2021

Sosyalizm-komünizm Sovyetler Birliği örneğinde çöktü ama halen Türkiye’de belli tabanı var.

Türkiye Komünist Partisi yüz yıllık bir parti. Bir geçmişi var, geleneği var.

Öte yandan, sosyalizm-komünizm konusu Türkiye’de rasyonel bir şekilde ele alınan, tartışılan bir konu değil.

Sosyalistlerin düzeyi genelde “şu zengine karşı şu yoksula bakın, eşitsizliği görün, bu düzeni değiştirin” ifadesinden öteye geçmiyor.

100 yıllık geçmişe karşılık Türkiye’de iç sömürü ve dış sömürü konusunun ele alındığı, örneğin hemen tüm komünistlerin dillendirdiği Türkiye’nin sömürge (ya da yarı sömürge) olduğu konusu çalışılmıyor.

Herkesin kafasında kapitalist devletler Türkiye’yi sömürüyor iddiası var ama bu iddianın altı doldurulmuyor. Çünkü ülkemizdeki komünistler kaba bir propagandanın ötesine pek geçemiyor.

Gün Zileli “Havariler” adlı kitabında Halik Berktay’ın onlara ekonominin ilkeleri konusunda dersler verdiğini ama bunlardan hiçbir şey anlamadığını söylüyor.

Ama konu siyasi değerlendirmelere, yapılacak işlerin tanımlanmasına gelince coştuğunu söylüyor.

Halbuki Marks kendi görüşlerinin bilimsel olduğunu iddia ediyordu ve coşkuya, inançlara değil verilere, matematiksel hesaplara dayanıyordu.

Marks’ın haklı olduğunu savunanların çok daha fazla hesap-kitapla karşımıza çıkması gerekiyor.

Komünizmle ilgili büyük sorunlar var ve bunların tartışılması yapılmıyor.

Birinci sorun Marks’ın öngörülerinin çıkmaması.

Halbuki bilimsel teoriler öngörülerde bulunur ve bu öngörüler çıkmazsa (ya da hep çıkmazsa) dönüp teori gözden geçirilir ya da bir kenara atılır.

Einstein Görecelilik Kuramı’nı ortaya attığında bir sonraki güneş tutulmasında, uzaktaki bir yıldızın ışığının normal yolundan sapacağını öngörmüştü ve öngörüsü yapılan gözlemlerle doğrulanmıştı.

Einstain’ın başka öngörüleri de vardı ve istisnasız hepsi doğrulandı, doğrulanmaya devam ediyor.

Bu öngörüler çoğunlukla yanlış çıksaydı kimse Einstein’den söz etmezdi, Einstein unutulup giderdi.

Ama Marks neredeyse tüm öngörüleri yanlış çıktığı halde halen itibar sahibi ve bunu anlamak çok güç.

Öngörüler dışında Marks’ın temel saptamaları da sorunlu.

Marks kapitalizmin çökeceğini (dönemsel krizlere gireceğini VE sonunda, kısa bir zaman dilimi içinde, bütünüyle çökeceğini) iddia ediyordu.

Bu düşüncesini şöyle açıklıyordu:

1) Kapitalizm ticaret ya da tarım kapitalizminden çok sanayi kapitalizmidir.

2) Sanayi kapitalizminde, kapitalist kesim üretim araçlarına sahiptir. Bu araçları kullananlarsa işçilerdir.

Bir üretim aracına ham madde girer, işçi tarafından işlenerek bu madde mamül bir ürüne dönüşür.

Eğer üretim aracına giren ve çıkan madde miktarını ölçersek maddeden kar edilmediği görülür.

Bir kilo demiri bir makineye sokup çivi üretirsin ama ürettiğin çivi bir kilodan fazla olmaz.

O zaman, kapitalist bu süreçten karını işçinin emeği üzerinden elde eder. İşçinin hak ettiğinden daha azını işçiye verirsen kar edersin.

Bu görüşün sonucu şudur: Karı maksimize etmek isteyen kapitalist, makineleşmenin artmasıyla (dolayısıyla işçinin payının düşmesiyle) giderek daha az kar edecektir.

Öyle bir zaman gelecektir ki karın daha fazla düşmemesi için makineleşmeye, teknolojik gelişmeye karşı duracaktır. Ama teknolojik gelişme de kaçınılmazdır.

Bu yüzden işçi sınıfı kapitalizmi yıkarak teknolojik gelişmenin önünü açacaktır.

Marks’ın makineleşme, işçinin payı, kapitalistlerin teknolojiye düşman olacak olması gibi görüşlerinin yanlış olduğunu derin analizlere gerek kalmadan, yaşadığımız dünyaya bakarak görebiliyoruz.

Marks’ın Manifesto’sundan bu yana neredeyse 200 yıl geçti ama kapitalist ülkelerde teknolojik gelişmeye set çekme bir yana, teknolojik gelişmeler dünyayı tanınmaz bir hale getirdi.

Bu süreç duracak gibi de görünmüyor.

Hayat Marks’ı sürekli yanlışlıyor ama önemli sayılacak halk kesimlerinde Marks halen çekiciliğini koruyor.

Bu da çok yanlış çünkü Marks’a inananlar bulundukları ülkeleri kapitalizm ile sosyalizmin, iyi ile kötünün “savaştığı” bir alan olarak görüyorlar.

Türkiye’de halen bu türlü grupların silahlı eylemlerine rastlamak mümkün.

Sonuç olarak, Sosyalizm-Komünizm ile duygusallıktan uzak bir hesaplaşma gerekli.

Türkiye Darülharp mi?

Mayıs 7, 2021

Darülharp İslami bir terimdir ve İslami yönetimle yönetilmeyen bir ülkeye ve o ülkede Müslümanların yapması gerekenlere karşılık gelir.

Bir ülke tam olarak ne zaman darülharp olarak nitelendirilir, Türkiye bir darülharp midir, Müslümanlar İslami yönetime sahip olmayan böyle bir ülkede ne yapmalıdır?

Bu konular İslami kesimde her zaman tartışma konusudur ve en ılımlısından en katısına her türlü görüşe rastlanılabilir.

Hem İslami yönetimlere sahip ülkeler hem de Hristiyan ya da laik yönetimlere sahip ülkeler için darülharp’in katı yorumu önem kazanmaktadır çünkü katı yorum savaşı emreder; darülharp bir İslam ülkesi (Darüllislam) olana kadar savaş.

Türkiye’de ülkeyi darülharp olarak tanımlayan ve ülkeyi İslamlaştırmak için savaş veren örgütler hep olmuştur ve olacaktır. Yakın zamanlardaki Daeş, El Kaide, Hizbullah gibi örgütler bu katı yoruma uyan insanların örgütleridir ve büyük terör eylemlerine imza atmışlardır.

Darülharp anlayışı, ülkede ve dünyada bir tarafta iyilerin, diğer tarafta kötülerin olduğu düşüncesine dayanır.

Kötüler ülkeye bir şekilde egemen olmuştur, iyi insanlara zulüm etmektedir, onlara karşı silahlı mücadeleden başka çare yoktur.

Bu şekilde genelleştirdiğimizde, darülharp anlayışının İslami kesime özgü olmadığı da ortaya çıkar.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana terör ve başkaldırı eylemleriyle ülkeyi sarsan gruplar hep bu iyiler-kötüler ve darülharp anlayışı çevresinde eylem yapmaktadır.

Örneğin, komünist gruplar ülkenin emperyalist bir kıskaç altına alındığını, halkın yoksulluğa mahkum edildiğini, Türkiye’yi yönetenlerin emperyalist-kapitalist ülkeler tarafından başa getirildiğini iddia eder.

Kapitalizm ve emperyalizmden ve onların yerli işbirlikçilerinden kurtulmanın tek yolu silahlı mücadeledir.

Kürt gruplar (şu anda yalnızca PKK) Kürtlerin ezildiğini, sömürüldüğünü, katledildiğini iddia eder ve bu durumu değiştirmenin tek yolunun silahlı mücadele olduğunu iddia eder.

Türkiye’yi darülharp olarak gören tüm bu grupların ortak özelliği ele aldıkları sorunu sığlaştırmak, hemen iyiler-kötüler şeklinde ikiye ayırmak, çok fazla ayrıntıya girmemektir.

Bu grupların halen güçlü olması gerçek sorunlara karşılık geldiklerini göstermektedir ama bu gerçek sorunlarda on yıllar boyunca kat edilen ilerlemeleri göz ardı ederler.

Bu tür gelişmeler hiç yaşanmamış gibi davranırlar.

Ele aldıkları her sorunu bir ölüm-kalım sorunu olarak sunarlar.

Yürüttükleri savaş da kutsaldır. Kendilerinden yana olanlar mücahittir, yoldaştır, kendilerine karşı olan kafirdir, faşisttir, kompradordur, ortası yoktur.

Bu mücadelede ölenler şehittir. Verilen mücadele tam zafere ulaşıncaya kadar sürecektir.

Darülharp anlayışı olumsuz bir anlayıştır.

Ne ülkeye ne de ilgili topluluklara büyük bir yararı da yoktur. Bu yüzden aşılması gereken bir anlayıştır.

Darülharp anlayışı nasıl aşılabilir?

Öncelikle her kesimden, her görüşten insanın kafasındaki ülke tanımını sorgulamasında yarar vardır.

Ülkemizde büyük sorunlar vardır ve bu sorunlar aşılmaz olmadığı gibi aşılması için hemen her iktidar büyük çabalar da göstermiştir.

Baskı altındaki dinsel gruplar 1950 yılından bu yana sürekli olarak daha fazla özgürlük elde etmiştir.

Ak parti hükümeti dönemindeyse iktidarda oldukları söylenebilir.

Ülkemiz yoksuldur ama bu yoksulluğu aşmak için yine her hükümet döneminde büyük çabalar gösterilmiştir.

Her dönemde, sol kesimin beğenmediği Menderes, Demirel, Özal ve Erdoğan dönemlerinde dahi ekonomi gelişmiştir ve insanlar daha zenginleşmiştir.

Gelir eşitsizliği şu anda artmış durumdadır ama geçmişte çok iyi oranlarda olduğu dönemler de yaşanmıştır (zaten eşitsizliğin artmış olması için geçmişteki bir dönemde az olmuş olması gerekir).

Geçmişte Kürtlerin dilleri ve kimlikleri baskı altında tutulmaya çalışılmıştır ama bu konuda da büyük ilerlemeler sağlanmıştır.

TRT’nin Kürtçe bir kanalı bu durumun örneklerinden yalnızca bir tanesidir.

İslami kesimin, sol kesimin, Kürtlerin en ideal durumda olduğu söylenemez; her konuda yapılacak çok şey vardır.

Ama bu üç önemli konuda hiçbir şey yapılmamış gibi de davranılmamalıdır.

Yapılan iyi işleri takdir etmek iyi bir başlangıç olacaktır ve daha fazla ilerleme için de destek sağlayacaktır.

Rahatsızlığı olan her kesimin bu rahatsızlıkları serbestçe ifade edebilmesi ama bunun yanında bu kesimlerin de nefret ve kin üreten söylemleri, iyi-kötü şeklindeki kaba ayrımı ve silahlı mücadelenin terk çare olduğu düşüncesini terk etmesi gerekir.

Tabii ki bu da kolay bir şey değildir ve hemen sağlanamaz ama herkesin bu konuda kafa yormasında yarar vardır.

Daha huzurlu, zengin, gelişmiş bir ülkede yaşamanın başka yolu yoktur.

Mayıs’ın Dördü: Dave Brubeck Günü

Mayıs 4, 2021

Türk insanının Caz müziğiyle deneyimi pek hoş bir deneyim değildir.

Cazın doğaçlamaya ağırlık veren, çok melodik ve ritmik olmayan yapısı kulağımıza iyi gelmez.

Buna bir de cazı Erol Pekcan’ın TRT’deki kısa programlarından tanımayı eklediğimizde aklımıza yalnızca bir şey gelir: "Caz yapma".

Ama caz hep aynı caz değil, yüzlerce çeşidi var, yüzlerce yorumu, yorumcusu var.

Bunlardan birisi Dave Brubeck. Dave Brubeck alıştığımız en azından benim görmeye alıştığım cazcılar gibi değil.

Programlarında hep düz kravat ve papyon takıyor.

Gözlükleri ve saç kesimiyle cazcıdan çok bir mühendisi ya da bilim adamını andırıyor.

Ana baba tarafından da tam bir Anglo-Sakson.

Bu özellikleri düşündüğümüzde soğuk, kibirli birisini bekleriz ama öyle de değil.

Diğer kültürlerin müziklerine meraklı. her birisini değerli buluyor, onlardan besleniyor.

Bizde ve diğer doğu ülkelerinde rastlanan, batıda pek rastlanmayan aksak ritimleri kullanan müzik parçaları üretiyor.

Bunlardan birisi 9/8’lik Blue Rondo A la Turk.

Aşağıdaki linkten bu parçayı dinleyebilirsiniz. Bir başka ünlü parçası da 5/4lük Take Five.

Bu parça o kadar ünlü ki beşinci ay olan Mayıs’ın dördü Dave Brubeck günü olarak anılıyor.

The Dave Brubeck Quartet – Blue Rondo à la Turk – YouTube

Çernobil Kazasının Sonuçları

Nisan 26, 2021

Yıllar yılı Çernobil’in Türkiye’de büyük etkilerinin olduğu iddia edildi.

İddialara göre Çernobil’den sonra özellikle Karadeniz’de kanser vakaları artmıştı.

Ama bilgiler bu iddiaları doğrulamıyor.

Çernobil’in Türkiye’de yalnızca ihmal edilebilir bir etkisi oldu.

Bütün araştırmalar bunu gösteriyor. Çernobil sızıntısı, olayın geçtiği ülke olan Ukrayna’da bile büyük çaplı ölümlere yol açmadı.

Tübitak’ın yayınladığı Bilim Teknik adlı derginin Ekim 2005 sayısında “20 Yıl Sonra” başlıklı yazıda bu durum açık bir şekilde sergileniyor. Bu yazıda Atom Enerjisi Kurumu’nun raporu özetleniyor.

Bu rapordan şu alıntıları yapabiliriz:

‘Salınan radyasyonun miktarı Hiroşimaya atılan bombanın yaydığının 400 katı, fakat 1960’lı yıllarda yapılan açık hava nükleer denemelerinin 100 ile 1000’de biri kadardı. 1986-87 yıllarındaki temizleme operasyonuna katılan 200.000 işçiden 2200 kadarının ölmesi bekleniyor (şu ana kadar ölenlerin sayısı yalnızca 45). Kazadan sonraki ilk hafta içinde, o zamanlar genç ve çocuk olanlardan 4.000 kadarı, gerek süt içerek ve gerekse solunum yoluyla doğrudan, aşırı miktarda radyoaktif iyot-131 alarak tiroid kanserine yakalandı. Erken tanı konduğu takdirde, bu kanser türünün ameliyatla ve sonrasında olası metastazları önleyici radyoterapiyle tedavisi mümkün. Beyaz Rusya’daki deneyim %99 başarı oranını gösteriyor. Şimdiye kadar bu şekilde kansere yakalanıp da ölen çocukların sayısı yalnızca 9 (1986 yılından bu yana).”

Aşağıda bazı raporlardan alıntılar ve bazı gazete haberlerini bulabilirsiniz.

Çernobil Forumu: Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, Uluslararası Sağlık Örgütü, Dünya Bankası gibi kurumların ve Rusya, Beyaz Rusya ve Ukrayna yetkililerinin oluşturduğu organizasyon.

Çernobil Forumu’nun “Chernobyl’s Legacy: Health, Environmental and Socio-Economic Impacts” (Çernobil’in Mirası: Sosyo-ekonomik, Çevresel ve Sağlık Bakımından Etkileri) başlıklı, 2005 tarihli raporundan alıntılar:

The highest radiation doses were received by emergency workers and on-site personnel, in total about 1000 people, during the first days of the accident, and doses were fatal for some of the workers. In time more than 600 000 people were registered as emergency and recovery workers (‘liquidators’). Although some received high doses of radiation during their work, many of them and the majority of the residents of areas designated as ‘contaminated’ in Belarus, Russia and Ukraine (over 5 million people) received relatively low whole-body doses of radiation, not much higher than doses due to natural background radiation. The mitigation measures taken by the authorities, including revacuation of people from the most contaminated areas, substantially reduced radiation exposures and the radiation-related health impacts of the accident.

En yüksek radyasyon dozlarına, kazanın ilk günlerinde, sayıları bini bulan acil durum çalışanları ve Çernobil personeli maruz kaldı. Çalışanların bazıları için maruz kaldıkları dozlar öldürücü oldu. Zaman içinde Çernobil’de çalışan kurtarma personelinin sayısı 600 bini buldu. Bunların bazıları, çalışmaları boyunca yüksek düzeyli radyasyona maruz kaldılarsa da, çalışanların çoğunluğu ve Beyaz Rusya, Rusya ve Ukrayna’da “kirlenmiş” olarak nitelenen bölgelerde yaşayan insanların çöğunluğu (yaklaşık 5 milyon kişi) görece daha düşük radyasyon aldılar; aldıkları radyasyon doğal yollardan aldıkları radyasyondan daha fazla değildi. Yetkililerin aldıkları önlemler, kirlenmiş bölgelerin boşaltılması gibi, radyasyona maruz kalma oranını ve radyasyonla ilişkili sağlık sorunlarınıbüyük ölçüde azalttı.

Childhood thyroid cancer caused by radioactive iodine fallout is one of the main health impacts of the accident. Doses to the thyroid received in the first few months after the accident were particularly high in those who were children at the time and drank milk with high levels of radioactive iodine. By 2002, more than 4000 thyroid cancer cases had been diagnosed in this group, and it is most likely that a large fraction of these thyroid cancers is attributable to radioiodine intake.

Apart from the dramatic increase in thyroid cancer incidence among those exposed at a young age, there is no clearly demonstrated increase in the incidence of solid cancers or leukaemia due to radiation in the most affected populations. There was, however, an increase in psychological problems among the affected population, compounded by economic depression that followed the break-up of the Soviet Union.

Çöken radyoaktif iyodinden kaynaklanan çocukluk tiroid kanseri, kazanın en önemli sağlık sorunlarından birisidir. Kazadan sonraki ilk aylarda, radyoaktif iyodin düzeyi yüksek sütlerden içen çocuklar yüksek radyasyon dozları aldılar. 2002 yılına kadar bu grup içinde 4000’den fazla tiroid kanseri teşhis edildi. Bu tiroid kanserlerinin büyük bölümünün radyoiyodin alımından kaynaklanmış olması çok muhtemeldir.

Çocuklardaki tiroid kanserindeki dramatik artışın tersine, kazadan en çok etkilenen nüfusta radyasyondan kaynaklanan lösemi ya da katı kanser vakalarında bir artış görülmemiştir. Ama etkilenen nüfusta, Sovyetler Birliği’nin dağılışını izleyen ekonomik depresyonla da artan bir şekilde, psikolojik sorunlarda bir artış gözlenmiştir.

Since 1986, radiation levels in the affected environments have declined several hundred fold because of natural processes and countermeasures. Therefore, the majority of the ‘contaminated’ territories are now safe for settlement and economic activity.

1986’dan bu yana etkilenen bölgelerdeki radyasyon oranı, alınan önlemler ve doğal gelişim sonucunda, yüzlerce kat azalmıştır. Bu yüzden, kirlenen bölgelerin genel olarak insan yerleşimi ve ekonomik etkinlikler için güvenli olduğu söylenebilir.

It should be noted that the average doses received by residents of the territories ‘contaminated’ by Chernobyl fallout are generally lower than those received by people who live in some areas of high natural background radiation in India, Iran, Brazil and China (100–200 mSv in 20 years).

Çernobil kazasıyla kirlenen yerlerin sakinlerinin aldığı ortalama radyasyon dozu, Hindistan, İran, Brezilya ve Çin’in bazı bölümlerinde yaşayıp da doğal yollardan yüksek düzeyde radyasyon almakta olan insanların aldığı dozların altındadır.

Because of the relatively low dose levels to which the populations of the Chernobyl affected regions were exposed, there is no evidence or any likelihood of observing decreased fertility among males or females in the general population as a direct result of radiation exposure. These doses are also unlikely to have any major effect on the number of stillbirths, adverse pregnancy outcomes or delivery complications or the overall health of children.

Çernobil’den etkilenen nüfusun karşılaştığı alçak doz düzeylerine bağlı olarak, erkeklerde ve kadınlarda üreme yeteneklerinde bir azalmaya ilişkin kanıta rastlanmamaktadır. Bu dozların ölü doğumlara ve anormal doğumlara yol açması, bebeklerin sağlığında olumsuz etkilere sahip olması mümkün görünmemektedir.

Türk Tabipler Birliği’nin 2006 Nisan’ında yayınlanan “Çernobil Nükleer Kazası Sonrası Türkiye’de Kanser” başlıklı raporu

Radyasyon sunukluğuna atfedilmiş sağlık etkileri içinde, yalnızca çocukluk çağı tiroit kanserlerinde anlamlı bir artış gösterilmiştir. Çocuk ve erişkenler için lösemi ve solid tümörlü hastalıkların artışı yönünde, uluslararası kabul edilmiş kanıt bulunmamaktadır….Türkiye’de radyasyon seviyesi yüksek çıkan kekik -600.000 Bq/kg’a kadar ulaşabiliyordu ve bu Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun sınır değeriydi- ihraç edilemedi. Radyasyon düzeyinin yüksekliği nedeniyle ihraç edilemeyen kekiğimiz, ABD’nin Fransa’dan fazla miktarda kekik istemesi ve Fransa’nın bunu karşılayamaması üzerine Fransa’ya satıldı. Fransa ortalamada 300.000 Bq/kg’lık radyasyon seviyesine sahip kekiğimizi kendi ürünü olarak ABD’ye sattı. Fındık, o dönemde içerdiği radyasyon nedeniyle en fazla gündemde olan ürünlerden birisi oldu. Fındığın 1986 rekoltesi olan 140.000 tondan, 30.000 ton kadarı 600 Bq/kg’lık radyasyon seviyesi ile Ünye’nin batısında üretilmişti. Ünye’nin doğusunda ise 110.000 ton ve 600–4250 Bq/kg düzeyinde radyasyon içeren fındık üretilmişti. O yıllarda Türkiye 140.000, İtalya 40.000 ve İspanya 35.000 ton fındık üretiyordu. Avrupa Ekonomik Topluluğu Türkiye’den alacağı gıda maddeleri için, 600 Bq/kg radyasyon seviyesini sınır değer kabul ederken topluluk üyeleri arasındaki ithalatta bu değeri 1200 Bq/kg olarak belirlenmişti. TAEK tarafından ölçümleri sonucu 600 Bq/kg’ın altında olduğu belirtilen ve İngiltere’ye ihraç edilen fındık İngiltere tarafından geri gönderildi. Bunun ardından siyasi otoritenin Ünye’nin doğusunda üretilen ve radyasyon seviyesi yüksek kabul edilen 110.000 ton fındığın imha edilmesi şeklindeki kararı üzerine fındık borsasında fiyatlar arttı ve çikolata sektöründe şok yaşandı. Türkiye’nin kendi ürettiği, AET’nin yüksek radyasyon içerdiğini belirttiği fındıkların imha edilmesi uluslararası etki yaratacaktı. Sonuç olarak o yıl 135.000 ton fındık ihraç edildi…Kazadan en fazla etkilenen Rize bölgesinde tiroit nodül prevalansı artmasına karşın bu nodüllerin hiçbirinde sitolojik olarak malignensi saptanmamasının yanı sıra bölgede malign tiroit nodülü oluşumunda artış saptanmadığı belirtilmiştir…TBMM’nde 2005 yılında verilen yazılı soru önergesine Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın yanıtında; Çernobil Nükleer Santral kazası sonrası radyoaktif yüklü bulutların bıraktığı radyasyon miktarına göre 50 yıllık süreçte 100.000 nüfus için bir vaka beklendiği belirtilmektedir. Aynı yazıda; hangi vakanın Çernobil nükleer kazasına bağlı olmuş olacağının saptanamayacağı, verilere göre Karadeniz bölgesinde ülke genelinden farklı olarak kanser artışı gözlenmediği bildirilmiştir…Elde edilebilen veriler ışığında, Hopa bölgesinde, Çernobil nükleer kazası ile gerek kanser olgu sayıları, gerekse kanserden ölümlerle ilgili kanıta dayalı nedensel bir bağlantı kurmak olanaklı görünmemektedir.

6 Nisan 2006, Sabah gazetesinin haberi:

Türkiye’de ilk kanser haritası çıkarıldı. Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Jeodezi ve Fotoğrametri Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tahsin Yomralıoğlu, Türkiye’de ilk defa Trabzon’un kanser yoğunluk haritasının hazırlandığını söyledi. Prof. Dr. Yomralıoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bölümde araştırma görevlisi olarak görev yapan Ebru Çolak ile Sağlık İl Müdürlüğü’ne bağlı Kanser Kayıt Merkezi’nden aldıkları 2004-2005 yıllarına ait 678’i erkek, 462’si kadın olmak üzere bin 160 kanserli hastanın verilerine bağlı olarak Trabzon’un kanser yoğunluk haritasınıhazırladıklarını belirtti.Yomralıoğlu, ”Elde edilen veriler bu nedenle nüfusla ilişkilendirilmelidir. Trabzon geneline baktığımızda il bazında herhangi bir sıkıntı olmadığını görüyoruz. Çalışmanın sonuçlarına göre, Trabzon genelinde kanserin riskli bir hastalık olmadığı, ancak bazı köylerde kanser sayısının sınır değerinin üzerinde olduğu gözlenmiştir. Yöremizde bu verilere göre, söylendiği gibi ürkütücü bir tablo oraya çıkmıyor” dedi.

Tübitak’ın Bilim ve Teknik dergisinin Aralık 2005 sayısı

Bu sayıdaki, Hayriye Yeter Göksu’nun (şu anda Almanya’da Radyasyon’dan Korunma Enstitüsünde çalışıyor) “Anılarla Çernobil Kazası Sonrası” başlıklı yazısından alıntılar:

1986 ürünü Türk çaylarındaki aktiviteyi, Almanya’da bu amaçla dünya standartlarına göre kalibre edilmiş olan laboratuvarımızda 1987 Temmuz ayında biz de ölçtük. Bize gönderilen kuru çaylardaki kilogram başına toplam aktivitenin 2.000 ile 10.000 Bq arasında değiştiğini saptadık. …Türk halkının yılda bir kilogram çay tükettiği göz önüne alınarak yapılan hesap ve deneyler sonunda en yüksek etkin dozun 1 mSv’i geçmediği ve bunun uluslararası radyasyondan koruma komitesinin en son tavsiyelerine göre, halk için izin verilebilir radyasyon doz sınırları içinde olduğu ortaya çıkmaktadır. Piyasaya sürülen çaylara konulan sınır, Almanya’da sütlere bile konulan sınır değerinin altındaydı. Almanya, Çernobil sonrası satılan sütlere çok tutucu bir yaklaşımla litre başına toplam sezyum aktivitesi için 600 Bq bir sınır koydu. Oysa piyasaya sürülen çaylardaki aktivite değeri, Türk usülü demlenmiş çaylara, aktivitenin %100 geçtiği kabul edilerek hesaplanmış ve litre başına 370 Bq altında bırakılmıştı….Tüm dünyada gözlenen kanser vakalarının artışının tek nedeni radyasyon değildir. Bunun en bilinen örneği en az ölümle sonuçlanan kanser vakalarının gözlendiği ABD’deki Utah eyaletinde yaşayanlardır. Burada yaşayan halk, bölgenin doğal jeolojik yapısı ve denizden yüksekliği nedeniyle ABD ortalamasının üç buçuk misli daha daha yüksek bir radyasyona maruz kalırlar. ABD’de en az endüstri kirliliğine maruz kalmış olan bu bölgede genelde kahve, çay, sigara gibi zararlı alışkanlıkları olmayan Mormonlar yaşamaktadır.

Bir Türlü Anlaşılmayan Ekonomi Yasaları

Nisan 13, 2021

1700’lerin sonunda (demek ki 300 yıl falan geçmiş) Adam Smith ekonominin yasalarını ortaya koyduğu kitabını yayınladı.

Bu kitapta neler vardır? Birincisi Arz-Talep yasası: Bir ürünün arzı vardır (üretimi), bir de arza ürüne yönelik talep.

Ürünün arzı çok olursa ama talep aynı devam ederse fiyatı düşer, arzı az olur da talep aynı devam ederse fiyatı yükselir.

İkincisi çeşitli saptamaları vardı. Örneğin, sanayi ürünlerinin tersine, tarım ürünlerinin üretimi kararlı değildir.

Çeşitli nedenlerle yıldan yıla değişebilir, bu da Arz-Talep yasası uyarınca arzı etkiler, dolayısıyla tarım ürünlerinin fiyatını etkiler.

Aradan üç koca yüzyıl geçmiş ama Türkiye’de bu basit yasalar ve saptamalar hiç bilinmiyor gibi.

Örneğin, ara ara patates-soğan fiyatı artıyor, niye, çünkü o yıl bir şeyler (kuraklık, hastalık vb) oldu, bu ürünler az üretildi.

Bu durum hemen bazı insanların kötü oluşuna bağlanıyor; kötü insanlar stok yapıyor, fiyatı yapay şekilde yükseltiyor.

Sevgililer gününde çiçek fiyatları artıyor, niye, çünkü insanların çiçeğe talebi artıyor, bu da Arz-Talep yasası uyarınca fiyatı arttırıyor.

Ama yorumlayanlar kötü insanların bu güzel günü sömürdüğünü düşünüyor.

Ramazan gelince (istisnasız her ramazanda) gıda fiyatları artıyor çünkü geleneksel olarak bu ayda çok daha fazla ve çeşitli gıda tüketiliyor, bu da Arz-Talep yasasına göre fiyatı yükseltiyor.

Ama bu durum da kötü adamlara, aracılara, spekülatörlere bağlanıyor.

En büyük sorunumuz ekonomi; enflasyon yüksek, işsizlik büyük oranlarda.

Bu yüzden sığ yaklaşımlardan, suçlamalardan kaçınıp ekonomiyi daha iyi anlamaya çalışmamız gerekli.

Su tarıma mı gitmeli, sanayiye mi?

Nisan 10, 2021

Dünya çapında 10nm altı elektronik devre üretiminin yüzden doksandan fazlası Tayvan’da gerçekleştiriliyor.

Tayvan’da büyük bir kuraklık söz konusu.

Hükümet kısıtlı suyu pirinç üreten çiftçilere değil devre üreten firmalara yönlendiriyor.

Doğru yapıyor.

Elektronik devrelerin katma değeri tarım ürünlerinden fazla.

Şu yazıyı da okumakta yarar var:

Tarım ve hayvancılığın orantısız yeri | Muratyildirimoglu’s Blog (wordpress.com)