Korona Salgınında Yapılacaklar ve Tren İkilemi

Mart 27, 2020

Şu anda salgın Amerika’yı kasıp kavuruyor. Trump da salgını hafife almaya çalışmakla suçlanıyor. Gerçekten de Trump sokağa çıkma yasağı gibi radikal kararlar almak istemiyor ve bir an önce normal çalışma hayatına dönülmesi gerektiğini savunuyor.

Peki, Trump’ın yanlış yaptığını kolayca iddia edebilir miyiz?

İngiltere’de hükümet radikal önlemler alıyor ve ekonomi durmak üzere. Özellikle devlette ya da büyük özel şirketlerde çalışmayanlar çok zor durumda. Çünkü çalışmazlarsa ayın sonunu getiremeyecekler; ev taksiti ya da kirası, yiyecek masrafı, elektrik-doğalgaz-su faturaları beklemiyor çünkü. Bu durumda ödemelerin ertelenmesi de tek başına çözüm değil çünkü ertelendiğinde biriken borcu ödemek de zor.

Benzer durum Türkiye için de geçerli. Ekonomi zaten iyi durumda değilken bir de salgın nedeniyle daha da kötüleşti.

Salgın konusunda radikal önlemler alıp salgını yok edelim mi yoksa hayatı eskisi gibi yaşayıp ölenleri de kabul edelim mi?

Bu durum felsefenin bir bölümü olan Etik’teki tren ikilemini andırıyor. Bu ikilem şöyle bir şey: Bir trenin yolu üzerinde beş kişi var ve tren başka bir yola yönlendirilmezse bu beş kişi kesin ölecek. Treni yönlendirebileceğimiz hatta ise tek bir kişi var ve yönlendirdiğimizde o insan ölecek. Böyle bir durumda ne yaparsınız?

Yanıt kolay değil.

Salgın sırasında yapılacak şeye karar vermek de kolay değil.

Kadınlar ne okuyor?

Mart 26, 2020

Manisa Celal Bayar Üniversitesi’nde Tarih Bölümü’nde öğretim üyesi olan Ümran Karadeniz’in “18. YÜZYILIN ORTASINDA MANİSALI KADINLAR” başlıklı bir çalışması var.

Bu çalışmada kadınların sahip olduğu kitaplar şöyle anlatılıyor:

“Manisa’da incelediğimiz dönem içinde altı kadının kitap sahibi olduğu görülmektedir. Bunlardan dördünün terekesinde Mushaf-ı şerîf bulunmaktadır. Bu durum hanedan kadınlarının muhallefatlarında da görülmektedir; kitap ya hiç yoktur ya da tek tük dua kitapları, Mushaf-ı şerifler kaydedilmiştir. Peki Manisa’da kadınlar ne türde kitaplar okuyorlardı? Terekelerde Mushaf-ı şerîf haricinde bulunan diğer kitaplar, Enam-ı şerîf, Muhammediye-i şerîf ve Eşrefü’l-elfâz’dır. Bunun haricinde kütüb-i saire olarak ifade edilen muhtemelen küçük risalelerden oluşan kitaplar bir arada zikredilmiştir. En fazla kitap sahibi olan kadın, 255.120 akçelik servetiyle Alime b. Mustafa b. Hacı Mehmed’dir. Kitaplar büyük ihtimalle dedesi Hacı Mehmed’den kendisine intikal etmiştir. Bunun haricinde kitap sahibi olan kadınların ya babaları ya da eşleri hacı veya ağa olduğu görülmüştür.”

Manisa için anlatılan durumun Osmanlı geneli için de doğru olduğu düşünülebilir.

Osmanlıda okuma-yazma oranı düşüktü, bu oran kadınlarda daha düşüktü ve kadınlar kitap okumuyordu.

Cumhuriyet Türkiye’sinde kadınların okuma oranı yükseldi, kadınlar daha çok kitap okumaya başladı.

Şu anda kadınların erkeklere göre daha fazla okuduğu bile gözlenebilir. Ama okunan kitapların içerikleri çok tartışmalı.

Benim gördüğüm kadarıyla kadınlar bitmek bilmeyen bir şekilde kişisel gelişim kitapları ya da insan ilişkilerini ele alan kurgusal kitapları okuyorlar.

Bir de “nasıl bir dünyada yaşıyormuşuz böyle” düşüncesine vardıkları komplo kitaplarına ilgi var.

Kadınların okuması önemli, kendilerini yetiştirmesi önemli. Çünkü kadın gelişirse toplumu geliştirir.

Bu yüzden artık kişisel gelişim kitaplarını, aşk-meşk kitaplarını, komploları açıklayan kitapları bırakıp kurgusal olmayan kitaplara yönelmekte yarar var: Tarih kitapları, bilim kitapları gibi.

Tübitak yayınları, İş Bankası yayınları, Yapı Kredi Bankası yayınları bu alanlarda çok iyi. Aynı zamanda bu kitaplar ucuz da.

Oytun Erbaş’ı bekleyen tehlike: Medya maymunluğu

Mart 22, 2020

Oytun Erbaş’ı yakınlarda keşfettim. Türkiye’de az rastladığımız bir bilimsel kafaya sahip. Bilimi bilim adamı olmayan kişilere uygun bir dille aktarmayı biliyor.

Yalnız son zamanlarda fazlasıyla medyada. Her tuzluğum var diyene elinde salatalık koşturuyor gibi.

Bu da kaçınılmaz şekilde, çok sayıda hata yapmasına neden oluyor.

Halk TV’de Gürkan Hacır’la yaptığı program bu durumun göstergelerinden birisi. Bu programın linkini aşağıda bulabilirsiniz.

Peki, nedir bu programda yaptığı hatalar?

Hatalar maddi hatalar (gerçek olmayan iddialar) ve aşırı yorumlar şeklinde.

Görebildiğim maddi hatalar şu şekilde:

Lobotomi işlemini bulduğu için Nobel alan Egas Moniz’in Nobel’i iptal edildi, elinden alındı: Lobotomi işlemi çok eleştiri alan bir işlem hatta Moniz’in Nobel’i geri alınsın diye çeşitli kampanyalar yapılmış ama hepsi bu. Aldığı Nobel kesinlikle iptal edilmemiş.

Einstein’in 10 çocuğu var, üçü şizofren: Einstein’in kaç çocuğu olduğunu biliyoruz. Yalnızca 3 çocuğu var. Ve yalnızca birisi şizofren.

Aşırı yorumlar da şu şekilde:

Boksörlerin kafaya aldığı darbeler parkinsona neden oluyor, boks yasaklanmalı: Parkinson olan en ünlü boksör Muhammed Ali. Muhammed Ali’nin hastalığının nedeni aldığı darbeler de olabilir. Ama boksörlerin genelde parkinson olduğu şeklinde bir durum yok, bunu gösteren çalışma yok. Hatta tam tersi durumlar var: Parkinson hastalarına boks yapmaları öneriliyor! Çünkü boksta tüm vücudun koordinasyonu söz konusu ve bu etkinlik Parkinson hastalarına iyi geliyor. Tabii Parkinson hastalarına önerilen boksta kafaya falan vurmak yok ama sonuçta halen bu bir boks.

Tarım ilaçları Parkinson yapıyor, yiyecekleri iyi yıkayın: Fransa’da yapılan bir çalışma, uzun süre tarım ilacına maruz kalan çiftçilerde parkinsona yakalanma riskinin arttığını göstermiş. Tüketicilerinse tarım ilaçlarına aşırı miktarda ve uzun süre maruz kalma diye bir durumu yok.

Tabii ki yiyecekleri iyi yıkamak önemli ama Erbaş’ın yorumu, tam da programında anlattığı gibi, gereksiz ve anlamsız bir takıntı yaratabilir.

Oytun Erbaş’ı seviyoruz ama kendisine dikkat etse ve daha titiz olsa iyi olur. Hatta bir süre laboratuvarından çıkmaya da bilir.

Programın linki:

https://www.youtube.com/watch?v=hKBLIla1uR4

Corona virüsü abartılıyor mu?

Mart 13, 2020

Arkadaşlarım Corona virüsünün abartılmaması gerektiğini söyleme konusunda yarışıyorlar. Hepsi doğru argümanlar da ortaya koyuyorlar: Corona virüsünden ölenler 5 bini bulmadı, gripten yüzbinlerce kişi ölüyor, açlıktan yüzbinlerce kişi ölüyor, vs.

Ama Corona virüsü önlemleri grip önlemlerine ya da dünyada açlığın kaldırılması çabalarına alternatif değil ki. Virüse karşı önlem alırken diğer alanları niye gözden çıkarmış olalım ki?

Üstelik virüs çok ciddiye alınacak bir durumda. Türkiye’de potansiyel zararlar konusunda çalışmalar vardır ama bize açıklanmıyor olabilir. İngiltere’den örnek verebilirim, çalışmaları halka açıklandığı için.

Hastalığın etkisine ilişkin bazı modellemeler var; nüfusun yüzde 20’siyle 50’si arasında virüsten etkilenebilir deniyor.

İngiltere’nin nüfusu 66 milyon, bu da iyimser modelde 13 milyon kişinin virüsü kapabileceği anlamına geliyor.
Virüs bulaşan insanların yüzde 1’i ile 3’ü ölüyor.

Bu da yine iyimser modelde 130 bin ile 500 bin arasında insanın virüsten ölebileceği anlamına geliyor.

Bu insanlar zaten normal karşılanan ölümlere ek olarak kaybedilebilecek insanlar.

Yani, ciddi bir durumla karşı karşıyayız. Alınan önlemlerin hiçbiri abartılı sayılamaz.

UNIX-Linux güvenli, Windows güvensiz mi?

Şubat 23, 2020

Kevin Mitnick en büyük hacker’lardan birisi. “Ghost in the Wires” adlı kitapta yaptıklarını anlatıyor.

Mitnick’in kitabını okurken VAX VMS ve UNIX’in çeşitli türlerinde ne kadar rahat hareket ettiğini görüyoruz:

Bu sistemlere herhangi bir şekilde girdikten sonra, sistemlerin çeşitli açıklarını kullanarak kendisini yetkili kullanıcı yapması en çok 1-2 dakikasını alıyor.

Kitaptaki olaylar 1980’lerin sonunda ve 1990’larda geçiyor. Dolayısıyla UNIX-Linux sistemlerinin artık bu tür açıklardan arındığını düşünmek normal olabilir.

Ama daha geçtiğimiz yıl ortaya çıkarılan Linux Sudo açığı durumun tam böyle olmadığını da gösteriyor.

Windows’un güvensiz olduğu, UNIX-Linux türevlerinin güvenli olduğu iddiası tam bir efsane gibi duruyor.

Aşağıda Mitnick’in kitabından ilgili kısımları bulabilirsiniz. Kevin Mitnick hakkında da şu yazıyı okuyabilirsiniz:

http://muratyildirimoglu.com/makaleler/kevinmitnick.htm

Kitaptan Parçalar:

Sayfa 321:

By exploiting a flaw in a program called “rdist,” I popped root on his system…Using the “Point-to-Point” protocol, I logged into Sun’s “mercury” host posing as Joe’s workstation, named

“oilean.” Voilà! My computer was now an official host on Sun’s worldwide network!

Within a couple of minutes, with the help of rdist, I had managed to get root, since Sun, like Joe, had been lax about updating the security

patches. I set up a “shell” account and installed a simple backdoor giving me future root access.

Sayfa 331:

Now I targeted Novell, which, I discovered, used a server running the SunOS operating system as its

firewall gateway. I exploited a bug in a program called “sendmail,” which was used, among other things, to receive email from the outside world. My

goal was to get the source code for one of the leading network operating systems in the world, Novell’s NetWare.

I was able to create any file with any content I wanted by exploiting an unpatched security flaw in the sendmail program. I would connect over the

network to the sendmail program and type in a few commands like these:

mail from: bin

rcpt to: /bin/.rhosts

[text omitted]

.

mail from: bin

rcpt to: /bin/.rhosts

data

+ +

.

quit

These commands caused the sendmail program to create a “.rhosts” file (pronounced “dot-R-hosts”), which makes it possible to log in without

a password.

Sayfa 345:

I tried to connect to any one of the systems in the Cellular Subscriber Group, but I kept being blocked; apparently they were all firewalled. By

probing around Motorola’s network, I finally found one system with the “guest” account enabled—meaning that the gates had been left open, and I

could log in. (I got a surprise when I identified this system as a NeXT workstation, produced by the short-lived company Steve Jobs founded before

he returned to Apple.) I downloaded the password file and cracked the password of somebody who had access to that machine,

Sayfa 357:

Next I installed my modified Chaos Computer Club patch to the VMS Loginout program, which allowed me to log in to anyone’s account with a

special password,… I used a security bug to get full system privileges and then created my own fully privileged account—all in about five minutes. Within about an

hour, I was able to find a script that allowed me to extract the source code for any Nokia handset currently under development.

Sayfa 400:

The vulnerabilities were usually associated with the Unix-based operating systems–including SunOS, Solaris, Irix, Ultrix, and others—that made up most of the Internet back then.

Sayfa 459:

The idiot administrating the system exported everyone’s home directory (using Sun’s Network File System) to everyone on the Internet, meaning I could remotely mount any user’s home directory—that is,

make the entire directory accessible to my local system.

Türkiye yokluklar ülkesine döndü

Şubat 19, 2020

.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nde adalet de yok, kalkınma da yok.
Milliyetçi Hareket Partisi’nin üstüne ölü toprağı serilmiş, hareket yok.
Gelecek Partisi’nde gelecek yok.
Babacan’ın partisi ortada yok.
CHP’da plan, yok, proje yok, program yok, alternatif yok.

Türküz türkü dinleriz. Peki opera?

Şubat 10, 2020

Biz türkü dinleriz, şarkı dinleriz. Operayı pek sevmeyiz. Rock olabilir ama biraz gürültüsüz olanları. Caz da öyle. Somut resim isteriz, soyut resimden hoşlanmayız.

Biz buyuz.

Peki, biz buyuz deyip böyle kalmakta ısrar etmeli miyiz?

Opera’dan, Caz’dan, gürültülü müziklerden hoşlanmaya çalışsak, bu müzikleri anlamaya çalışsak olmaz mı?

Soyut, figüratif olmayan bir resim gördüğümüzde burun kıvırmasak iyi olmaz mı?

Atatürk, Sofya’da ateşemiliterken bir opera gösterimine katılmış. Arkadaşına dönüp "Şimdi Bulgarların bizi Balka Savaşı’nda nasıl yendiğini anladım" demiş.

Opera sergileyebilmek üst düzey bir organizasyon gerektiriyor, daha derin bir kavrayışı gerektiriyor. Bir toplum gelişirken her yönüyle gelişiyor: Bilimiyle, tekniğiyle, ekonomisiyle, sanatıyla.

Son Oskar ödüllerinde ödül alan Güney Kore filmi "Parazit" bana bunları düşündürdü. Daha birkaç yıl önce da bir pop şarkısı olan Gangnam Style"la yatıp kalkıyorduk.
Güney Kore Samsung’u, Hyundai’yi çıkartabiliyorsa bu Gangnam Sytle’ı ve Parazit gibi filmleri de çıkarttığı içindir.

Batının yalnızca bilimini-tekniğini alalım demeden yaşamın her alanını batıyla, dünyayla uyumlu hale getirmeye çalışmakta yarar var.

Opera ve cazı dinlemeye ve hatta hatta sevmeye çalışmakta da:)

Başarılı bir Türk dizisi: Masum

Şubat 7, 2020

“Masum” alışık olmadığımız bir Türk dizisi. Karakterler tek boyutlu değil, olay örgüsü iyi kurgulanmış, oyunculuk bir numara.

Başından itibaren dizinin çekiminde “Breaking Bad”den esintiler var: Dizinin gerilim müziği, ileride gösterilecek bazı sahnelerin bölüm başlarında görünmesi gibi.

Ayrıca “Öldü sandım, meğer ölmemiş”, “Kafasına vurdum bayıldı” sahneleri de biraz fazla sayıda; kafaya vurarak bayıltmak gerçekte en zor şeylerden birisi.

Emel’in trafik kazasında denize düşüp boğuldu süsü verilerek öldürülmesi de gerçekçi değil: Bir otopsi, ölümün su ile boğulma kaynaklı olmadığını gösterebilir. Boyundaki izler de cabası.

(Bir bebeğin ölü mü doğduğu yoksa doğumdan sonra mı öldüğü de otopsilerde ortaya çıkıyor: Bebek tek bir nefes bile almadan ölü doğmuşsa akciğerleri sönük ve içleri sıvıyla dolu oluyor)

Bunların dışında, güzel bir hikaye olduğunu söyleyebilirim: Karakterler ve olaylar sürekli gelişiyor, izleyici birkaç kez ters köşeye yatıyor.

Son bölümün son dakikaları bile olayları anlamak için yararlı.

Selim’in Emel’i “tavlayışı” da güzel ve çok gerçekçi. Burası olayları geliştiren kısım olduğu için daha fazla açıklama istiyor:

İşyerlerinde (ve her yerde) Selim benzeri, gavurların “sex predator” dediği erkekler var.

İşleri, odak noktaları, çok, daha çok kadını elde etmek, bir çizik atmak, çiziklerin sayısını arttırmak: Bunu elde ettim, onu da, şunu da, ötekini de…

Bunların bazıları son derece kaba bir şekilde kadınları elde etmeye çalışıyor, bazıları ise Selim gibi daha ince yöntemler kullanıyor.

En eğitimli, güçlü kadınlar bile bitmek bilmeyen zayıflıklara, yaralara sahip olabiliyor, duygularının, düşüncelerinin anlaşılmadığını, önemsenmediklerini düşünebiliyor.

Selim benzerlerinin aradığı da bu: Kadınları dinliyorlar, acılarını paylaşıyorlar, onlara kendilerini iyi ve önemli hissettiriyorlar.

Bunun sonucunda, Emel’in Selim’in kapısını çalışı gibi, kadınlar kendi seçimleriyle o adamlara yöneldiklerini düşünüyorlar ama aslında her şey erkeğin özenle yarattığı bir ortamın sonucu oluyor.

Büyük ve küçük oğul sorunu da dizide güzel işlenmiş. Sayısız kez gördüğüm ama bunu fiilen yaşayanların çok fark edemediği bir durum bu: Baba, büyük oğluna düşman olurken, anne büyük oğluna aşkla bağlanıyor. Sağlıksız bir durum. Farkına varılıp düzeltilmesi gereken bir durum ama çoğu zaman, aynen dizide olduğu gibi, ana-babalar bunu çocuklarına yaşatıp sağlıksız insanlar üretiyor.

“Masum” güzel bir dizi. Umarım bu tür dizilerin sayısı artar.

Vatan açmazda mı, her şey çöküyor mu, gün günden kötü mü geliyor?

Şubat 4, 2020

Sevdiğim bir abim Ümit Yaşar Oğuzcan’dan şu dizeleri paylaştı:

Ümit Yaşar öleli neredeyse 40 yıl oluyor. Ölmeden 10-20 yıl önce bu dizeleri yazmış olsa tarihi 50-60 yıl öncesine götürebiliriz.

Peki, 50-60 yıldır bir açmaz mı devam ediyor? Ülke çöktü mü, battı mı, yok mu oldu?

Daha mı az bağımsızız, daha mı yoksuluz, daha mı eğitimsiziz?

Nereden bakarsak bakalım, her türlü kötü uygulamaya, ekonomik krize karşın ülkemiz son 50-60 yıl içinde batmadı, çökmedi, yoksullaşmadı, bağımsızlığını kaybetmedi.

Geçenlerde Ali Babacan bir söyleşisinde ülkenin Ak Parti iktidarında yıpranan kurumlarının itibarının geri getirilmesinin yalnızca 30 gün alacağını söylüyordu.

Sorunlarımız var ama bu sorunlar olağanüstü büyük değil, kısa zamanda çözülemeyecek şeyler değil.

Peki, neden dünyamızı karartıyoruz, içinde bulunduğumuz dönemin en kötüsü olduğunu düşünüyoruz, günün günden kötü geldiğine inanıyoruz?

Araştırma ve Soru Önergeleri

Şubat 4, 2020

TBMM’deki Araştırma ve Soru Önergeleri iyi kullanılmıyor.

CHP aşırı sayıda soru ve araştırma önergesi veriyor, AK Parti de istediği soruyu yanıtlıyor, araştırma önergelerinin hemen hepsini reddediyor.

Kılıçdaroğlu’nun haberdeki açıklamaları da Araştırma Önergesi’nin aslında ne kadar uyduruk olduğunu gösteriyor.

Önerge kabul edilirse Kızılay’ın Ak Parti’nin arka bahçesine dönüştüğünü görecekmişiz.

Madem göreceğimiz kadar açık-seçik bir durum var, o zaman ek araştırmaya ne gerek var, elindeki belgeleri-bilgileri açıkla git.

KötüKılıçdaroğluKızılay