Magellan, Elcano, İspanya, Portekiz

Ekim 3, 2019

Bu yıl Magellan’ın dünya turunun 500. yılı.

Bu yıldönümü İspanya-Portekiz ortak etkinlikleriyle kutlanıyor.

Neden hem İspanya hem Portekiz?

Çünkü Magellan bir Portekiz. Ama dünya turu için ona beş gemiyi ve yüzlerce gemiciyi sağlayansa İspanya kralı.

Magellan dünya turunu tamamlayamadan Filipinlerde öldürüldü.

Dünya turunu tamamlayanların başı onun yardımcısı olan Elcano oldu.

Elcano da Bask asıllı bir İspanyol.

Şimdi İspanyollar diyesi ki hep Magellan Magellan deniyor, olayın asıl kahramanı İspanyol Elcano. Biraz da onu analım artık.

Zaten parayı da zamanında İspanya kralı verdiydi.

Burada Basklı yetkililer de devreye giriyor. Diyorlar ki Elcano bizden biriydi, İspanya Basklılara baskı uyguladığı gibi Elcano’yu da Basklı olduğu için bugüne kadar hep unutturmaya çalıştı!

Dünya turunu gerçekleştirmenin onuru paylaşılamıyor anlayacağınız.

Reklamlar

Berbat bir film: Organize İşler Sazan Sarmalı

Eylül 23, 2019

Bu filme berbat demek doğru mu bilmiyorum.

Namussuz bir film desek daha doğru olabilir.

Çünkü her zaman söylendiği gibi namus iki bacak arasında olan şey değildir çoğunlukla.

Bu film niye berbat?

Yılmaz Erdoğan üretme zorluğu yaşamış.

Üretemeyince orijinal filmi tekrarlamış:

Dürüst bir kabadayı: İlk filmde Cem Yılmaz, bunda Kıvaç Tatlıtuğ.
Dürüst, sert kabadayının güzel sevgilisi: Her iki filmde de o sert adama posta koyabilen güzel kadınlar.

Aynı Espri: Para nerede araba nerede. Büyük utanmazlık.

Bu saçmalığa, yaşlandığını kabul etmek istemeyen Yılmaz Erdoğan’ın iki de bir kendisini atletik vücuduyla sergileme çabasını ekleyin, aha film bu.

Vaktimize, paramıza, Türk sinemasına yazık.

Aşağılık bir film bu.

Son dönem komedi filmleri

Ağustos 31, 2019

Birkaç gün önce Eyvah Eyvah 3’ü izledim.

Ondan önceki zamanlarda da Gülse Birsel’in Aile Arasında’sı da aralarında olmak üzere, birkaç komedi filmi izlemiştim.

Eyvah Eyvah 3 ve diğer filmler genel olarak güzel, zaman geçirmek için ideal ama izlerken ve izledikten sonra ağzımızda bir olmamışlık duygusu da bırakıyor.

Özellikle Eyvah Eyvah 3 için geçerli bu durum.

Ata Demirer diğer filmlerinde olduğu gibi iyi başlıyor: Türkiye içinde bile değişik kalacak bir bölge, yöresel ağızlar ve adetler, güzel manzaralar, güzel insanlar.

Sonra ortalarından başlayarak filmin akışı saçma sapan bir hal alıyor: Bir değil iki yasa dışı oluşumla (birisi balıkçı kılığında mafya, diğeri köylülerin hayvanlarını kesip satan haydutlar) mücadele, romantik filmlere özgü tam ortada bir kavga-anlaşmazlık, basit ve ilkel olduğu için ya da yozlaşmış büyük kentler yerine Anadolu’nun bağrında, kirlenmemiş bölgelerde yaşandığı için insana hoş gelmesi umulan, insanlar arası ilişkiler.

Ata Demirer ve diğer film yapımcıları konuyu ve insanları oya gibi işlemek yerine basite ve ucuza kaçmayı yeğliyorlar.

Yeğliyorlar mı yoksa çapları mı o kadar, bu da tartışılır.

1970’lerde Kemal Sunal’ın ilkel mi ilkel filmleri vardı; çoğunlukla hikaye yok, bütün güldürü kaba saba mimikler ve küfürlerden oluşuyordu.

Konu olduğu zaman da (Hababam Sınıfı gibi) neredeyse 6 yaş çocuğu düzeyinde bir konu oluyordu.

Şimdiki filmlerin o filmlere göre daha ince olduğu tartışılmaz.

Yalnızca yeterince ince ve akıl ürünü değiller.

Benim yorumum şu şekilde:

Kemal Sunal filmleri, kişi başı geliri 1500 dolar civarında bir Türkiye’nin zihinsel düzeyine karşı geliyordu. 1500 dolarlık Türkiye’de her şey basit ve ilkeldi. O zamanlar Türkiye dünyadan tecrit olmuş gibiydi. Yabancı filmler aylar ya da yıllar sonra Türkiye’ye geliyordu. Ekonomimiz küçüktü; neredeyse ihracat yapmıyorduk. İthalat bile büyük ölçüde petrolden oluşuyordu. İnsanlar ceplerinde 1 dolarla bile yakalansalar hapis cezası alıyordu. Gazetelerin ekonomi sayfası bile yoktu ve 16 sayfayı zor buluyorlardı.

Ata Demirer, Cem Yılmaz, Gülse Birsel, Yılmaz Erdoğan filmleri kişi başı geliri 9 bin dolar civarında olan bir Türkiye’ye karşılık geliyor. 9 bin dolarlık Türkiye dünyayla büyük ölçüde bütünleşmiş bir Türkiye. Yabancı filmler dünyayla aynı anda gösterime giriyor. İhracatımız 2018 yılında 168 milyar dolar oldu. Sıradan insanlar bile ekonomik kavramları öğrenmeye başladı. Gazetelerin ekonomi sayfaları en önemli bölümleri neredeyse.

9 bin doların 1500 dolardan fazla olması gibi, filmlerin düzeyi de, içeriği de farklı.Şimdinin filmleri daha zengin içerikli. Espriler daha kaliteli.

Ama yeterince zengin, yeterince kaliteli değiller. Özellikle yabancı film ve dizilerle karşılaştırıldığında bizimkilerin çoğunluğunun döküldüğünü görmemek mümkün değil.

Komedi ya da dram filmlerinde daha fazla akıl ve inceliği yakalamak için sanırım kişi başı geliri 30-40 bin dolar olan bir Türkiye’yi beklememiz gerekecek.

Örneğimiz Taiwan Semiconductor (TSMC) benzeri firmalar olmalı.

Ağustos 27, 2019

2018 cirosu 32 milyar dolar.

48 bin çalışanı var.

481 farklı müşteri için 261 değişik teknoloji kullanarak 10436 ürün üretiyor.

İyi bir eğitim sisteminin ürettiği nitelikli iş gücünün doğal kaynaklar olmadan neler başarabileceğinin canlı kanıtı.

Katma değerli ürünler konusunda örnek almamız gereken firmalardan birisi.

Orhan Bursalı Örneğinde Ak Parti Karşıtlarının Pek de Parlak Olmayan Hali

Ağustos 18, 2019

Zamanınız varsa Orhan Bursalı’nın Cumhuriyet’te yayınlanan "50 bin bilgisayarcı, 50 bin makineci ve ziraatçıyı işe alın!" başlıklı yazısını okuyun.

Bu yazı Ak Parti karşıtlarının kafasının boşluğunu çok güzel gösteriyor.

Orhan Bursalı sıradan birisi değil. Cumhuriyet’te on yıllardır yazıyor ve bilim-teknik uzmanı olarak biliniyor.

Bu uzmanın Türkiye’nin kalkınması, ileri gitmesi için önerdiği şey devletin 50 bin bilgisayarcıyı, 50 bin makineci ve ziraatçıyı işe alması.

Baş sorun şu: Ülkemizde 50 bin bilgisayar mühendisi yok!

50 bin ziraat mühendisi de yok!

Makine mühendislerinin sayısı 50 bini aşıyor görünüyor ama fiilen çalışanların sayısı büyük olasılıkla bundan az!

İlgili rakamları TMMOB’in web sitesinden öğrenebilirsiniz.

Bursalı da öğrenebilirdi tabii ama bunu bile araştırmadan kafadan atıp şu kadar mühendisi alın, büyük projelerde çalıştırın demek gibi sefil bir iş yapmayı yeğledi.

Bursalı’nın bu tutumu ona özgü değil. Ak Parti karşıtı kesimde Türkiye’nin sorunlarına somut çözüm önerileri üretilmiyor.

Bu kesim yalnızca Ak Parti’yi iktidardan indirmeye odaklanmış durumda ve iktidara geçerse ne yapacağı konusunda hiçbir fikirleri yok.

İktidara gelince ne yapacağını bilmeyenlerin halini 1980 öncesinde ve sonrasında Ecevit başkanlığındaki hükümetlerde yeterince gördük. Bu bile ders olmuyor bize.

Bu durum çok acı. Çünkü bu kesimin önderi Atatürk daha yolun başındayken Türkiye’yi nasıl dönüştüreceğini, neler yapacağını çok net belirlemişti.

Şimdiyse Atatürkçü olduğunu söyleyenler beyinsel bir tembellik içinde, yalnızca kızıyorlar, öfkeleniyorlar, küfrediyorlar, akıl dışı iddialarda bulunup akıl dışı projeler üretiyorlar.

Bir an önce aklımızı başımıza toplamakta yarar var.

Uğur Dündar’dan palyaço gazetecilik örneği

Ağustos 10, 2019

Uğur Dündar’ın Sözcü’de yer alan yukarıdaki yazısı çok sorunlu.

Bir gazeteciye hiç yakışmayan sığlıkta bir yazı.

1) RES’lerin kuşların göç yollarını değiştirdiği doğru mu? Bunu hangi uzman söylüyor?

2) Palmiyelerin ölmesinin sorumlusu kurtlar mı? Kurtlarsa onları yiyenler söz konusu kuşlar mıydı?

3) Belediye başkanı hangi önlemleri almış, çırpınmış da sonuç alamamış?

Bu sorulara yanıt vermeyen yazı bir palyaçoluk eseri yalnızca. Uğur Dündar’a hiç yakışmıyor.

Tepkilerimizi akılcı bir hale getirmeliyiz

Ağustos 6, 2019

Ak Parti karşıtı hareket çok fazla duygusal tepkiden ve az miktarda akıllı-mantıklı yaklaşımlardan oluşuyor.

Kaz Dağlarındaki altın madeni bu durumun son örneklerinden birisi.

Firma burada 4 milyar dolarlık altın olduğunu söylüyor.

Ne yapılacak, bu potansiyel değerlendirilmeyecek mi? 4 milyar dolardan söz ediyoruz, boru değil.

Üstelik benzer tipte, açık madencilik dünyanın her yerinde yapılırken.

Aşağıda, ABD’deki Alaska eyaletinde bizimkine çok benzer bir altın madeni işletmesini görebilirsiniz:

Kılıçdaroğlu’ndan anlamsız bir ifade: “Tüm uygulamalarınız vicdana ahlaka ve hukuka uygun olmalı”

Temmuz 22, 2019

“Tüm uygulamalarınız vicdana ahlaka ve hukuka uygun olmalı”

Kemal Kılıçdaroğlu belediye başkanlarının uymaları gereken ilkeleri yazmış, arasında bu yukarıdaki ilke de var.

Bu ilkenin bilgisi CHP’li Karaburun belediye başkanının kendisini bir belediye şirketinde müdür olarak atadığını ve bu şekilde belediye başkanı maaşına ek olarak buradan da bir maaş almayı planladığını anlatan bir haberde yer alıyor.

Belediye başkanları, tüm diğer devlet memurları gibi, parlak olmayacak maaşlar alıyor.

Örneğin, Karaburun belediye başkanının maaşı 8 bin TL.

Bu maaş yüksek bir maaş değil.

Belediye başkanları gibi, belediye çalışanlarının maaşları da parlak sayılmaz.

Bu yüzden belediyeler liyakat sahibi kişileri çalıştırmada güçlük çekiyor. Önemli kişileri belediyenin şirketlerinde yönetim kurullarına atamak, bu yolla onlara ek maaş sağlamak yaygın bir uygulama.

Öte yandan, liyakat sahibi de olsa, belediyede çalışanlara ek maaş uygulaması doğru olmayabilir.

Örneğin, İmamoğlu’nun belediye genel sekreterliğine atadığı Yavuz Erkut Tüpraş’ta, Opet’te yüksek görevlerde bulunmuş, çok iyi paralar kazanmış birisi.

Biraz da vatan-millet adına düşük maaşla çalışmasını kendisinden isteyebiliriz.

Ama buna da bir karşı sav geliştirilebilir.

Liyakat sahibi herkes zamanında yükünü tutmuş olmayabilir.

Genç ama işini iyi bilen kişileri kamu görevlerinde istihdam etmek istersek onları ilgili görevlere nasıl çekeceğiz?

Onlara şirketlerde görev verme gibi ek işler icat edip gelirlerini yükseltebiliriz.

Bu da doğru olmayabilir. İşini iyi yapan insanların kamu görevi yapmalarına ilişkin en güzel örnekler Amerika’da.

Benim içinde bulunduğum bilgisayar sektöründe, çok insanın Amerika’da bir dönem kamu görevi yaptığını okudum.

Bu insanlar büyük paralar almıyorlar, bunu talep de etmiyorlar.

Ama bu kamu görevi onlar için kalıcı da olmuyor.

Bir çeşit askerlik gibi görüyorlar, belli bir projede çalıştıktan sonra kamu görevinden ayrılıp özel sektörde yüksek maaşla çalışmaya başlıyorlar ya da kendi şirketlerini kuruyorlar.

Görüldüğü gibi, belediye başkanlarının ya da nitelikli insanların kamuda çalışması basit bir konu değil.

Bu konuda şu yönde ya da bu yönde politikalar geliştirilmeli, ilkeler oluşturulmalı.
Ama bu politika ve ilkeler en yukarıdaki gibi genel bir ifade olmamalı.

“Tüm uygulamalarınız vicdana ahlaka ve hukuka uygun olmalı” şeklindeki bir ilke anlamsız bir ilke, çünkü fazlasıyla genel.

Yapılan her şey bu ilkeye uygun ya da değil diyebiliriz.

Ek olarak, bu ifadeye karşı çıkabilecek tek bir kişi yoktur. Ak Partililer de, MHPliler de, HDPliler de bu ilkenin altına imza koyar.

Bu tür genel geçer ifadeler yerine ilkelerde somut kurallar olmalı.

Örneğin, belediye başkanı ya da çalışanları birden fazla yerden maaş alabilir ya da alamaz şeklinde.

Alabilir denirse en fazla 2 yerden alabilir de denilebilir. Hiçbir şekilde ikinci bir maaş almayacak denilirse bunun bir yaptırımı konulabilir.

CHP’de ve Kılıçdaroğlu bu örnekte olduğu gibi, her alanda genel ifadeleri bırakıp somut politikalar, ilkeler, kurallar oluşturmalı.

Bunu CHP ve Kılıçdaroğlu dışında Ak Parti karşıtı herkesin de düşünmesinde yarar var.

Bizler de genel geçer şeyler söylemek yerine kendi uzmanlık alanlarımız başta olmak üzere, sorunlar üzerine kafa yormalı ve politikalar geliştirmeye çalışmalıyız.

Üniversitelerimizin hali

Temmuz 14, 2019

Üniversitelerimizin önemli bir bölümü liseden farksız.

Bu durumun en büyük nedeni de öğretim görevlileri.

Akademik çalışma ve öğrencilerini geliştirme dışında her şeyi yapabiliyorlar.

Aşağıdaki haber bu bakımdan iç açıcı.

Mahkemeye başvuranın yabancı bir öğrenci oluşu Türk öğrencilerin ne kadar korkutulduğunu da gösteriyor.

KötüSınavPuanıylaCezalandıranHocanınHali

Huawei ve Türk Firmaları

Haziran 16, 2019

Huawei son günlerdeki tartışmaların odağında.

Huawei telekomünikasyon cihazları ve teknolojileri üretiyor. Son yıllardaysa başarılı, çok satan cep telefonları da üretiyor.

Huawei el attığı her alanda başa güreşiyor.

Huawei’in 2018 yılı cirosu 107 milyar dolar. Karı ise 8.8 milyar dolar! Yalnızca bir yıllık karıyla Türk borsasında işlem gören birkaç bankayı satın alabilir!

Peki, Huawei nereden çıktı? Nasıl bu kadar gelişti?

Huawei’in öyküsüne baktığımızda, 1980’lerin sonunda telefon santralı üreterek işe başladığını öğreniyoruz.

Huawei’in faaliyete geçtiği yıllarda Türkiye’de de telefon santralı piyasası büyüyordu ve bu santralları üreten özel firmalar kuruluyordu.

Türk firmalarından üçü ayakta kaldı ve halen üretime devam ediyor.

Ama bu firmaların durumuyla Huwaei’in durumu arasında büyük farklar var.

O yıllarda faaliyete geçen Türk firmaları (Telesis, Karel, Multitek) Türkiye’de bile en büyük 100 firma arasına giremezken Huawei dünyanın en büyük firmalarından birisi olmayı başardı.

Peki, ne oldu da Türk firmaları yerinde sayarken Huawei bu kadar ilerledi.

Çok incelenmesi gereken bir konu bu.

Türkiye’nin daha zengin olması için, daha fazla ihracat yapması için katma değeri yüksek, yüksek teknolojili ürünler üretmeye yönelmesi gerek.

Bunu yapabilmek için de Huawei ve Türk firmalarını karşılaştırıp ders çıkarmak gerek.

Aşağıdaki tabloda bu karşılaştırmayı yapmaya çalıştım.

Türkiye Çin
1980lerde hükümetler telekomünikasyon altyapısını geliştirmeyi hedefledi. 1980lerde yönetim telekomünikasyon altyapısını geliştirmeyi hedefledi.
1983’te Telesis kuruldu, büro tipi santrallar üretmeye başladı. 1987’de Huawei kuruldu, büro tipi santrallar üretmeye başladı.
1986’de Karel kuruldu, büro tipi santrallar üretmeye başladı. 1990’da Araştırma Geliştirme bölümü 600 kişiye ulaştı.
1986’de Multitek kuruldu, büro tipi santrallar üretmeye başladı. 1990lar boyunca devlet ihaleleri aldığı gibi Kanadalı dev Nortel’le de anlaşmalar yapıyor ve Nortel’in önce üretimini, sonra da bütün mühendislik işlerini alıyor.
2000’ler boyunca 3com ve Symantec gibi firmalarla işbirliği yapıyor ve 2005’te yabancı ülkelerdeki cirosu Çin içindeki cirosunu geçiyor.
2003’te cep telefonu bölümünü kuruyor, 2004’te ilk telefonu olan C300’ü piyasaya sürüyor. 2018 yılı içinde 200 milyon cep telefonu satışına ulaşıyor.

2018 yılı sonunda:
Karel Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşu arasında. Karel, telekom çözümleri, elektronik kontrol kartları tasarım ve üretimi, anahtar teslim projeler, savunma sanayine yönelik iletişim çözümleri alanlarında faaliyet gösteriyor.

Telesis telefon santralları üretimine devam ediyor.

Multitek, telefon santrallarının yanı sıra apartman konuşma sistemleri, akıllı ev / bina, güvenlik sistemleri ve tüketici haberleşme cihazları üzerine çalışıyor.

Huawei Türk profesör Erdal Arıkan’ın da aralarında bulunduğu araştırmacılara 5G alanındaki çalışmaları nedeniyle altın madalya veriyor. Yapılan konuşmalarda, bu araştırmacıların çalışmaları olmasa Huawei’in 5G alanındaki öncü konumuna gelemeyeceği belirtiliyor.

Bu bilgilerde dikkatimizi çeken şeylerden ilki Huawei’in kısa zamanda büyük bir Arge bölümüne sahip olması. Türk firmalarının zayıf olduğu bir alan bu.

Türk firmalarının Arge merkezleri parmakla sayılacak kadar az kişiden oluşuyor.

İkincisi Türk firmalarının ürün çeşitlerini arttırmamaları; ağırlık olarak telefon santralı üretiminde kalıyorlar.

Üçüncüsü, üç Türk firmasının da ihracat yapmasına karşın yabancı firmalarla üretim ve Arge alanlarında anlaşmalar yapmaması.

Dördüncüsü, Türk firmalarının üniversitelerle bağının zayıf olması. Hatta tek ilişkilerinin üniversite mezunlarını istihdam etmek olduğu söylenebilir.

Huawei ise gözünü dört açmış, hangi üniversitede ne çalışma yapılıyor, takip edip bunlardan yararlanıyor ve bunun sonucunda bir Türk profesöre madalya veriyor!

Bu konularda ne yapılabileceği konusunda herkesin düşünmesinde yarar var.

Türk firmaları için şu yazıyı okumakta da yarar var:

http://muratyildirimoglu.com/makaleler/BasariliTurkBilisimcilereOrnekler.htm