Kadınlar neden bu kadar fazla kişisel gelişim kitabı okuyor?

Ağustos 6, 2020

Kanuni Sultan Süleyman hareminde onlarca güzel kız varken neden Hürrem Sultan’a tutuldu?

Bu konudaki yazılarda Hürrem Sultan’ın haremde çıkardığı bir kavga sırasında Kanunin oradan geçtiği anlatılır. Hürrem Sultan hırçındır, dik başlıdır, alttan almamaktadır, bağırmaktadır.

Kanuni derdi nedir bunun diye öğrenmek istediğinde Hürrem karşısına getirilir, Hürrem dik başlı tutumunu burada da sürdürür.

Ondan sonra da Kanuni’nin Hürrem’e olan aşkı, tutkusu başlar.

İyi ama neden Hürrem?

Bir nedeni Hürrem’in güçlü karakter olabilir. Dışarıdan hırçınlık, dik başlılık, yola gelmezlik olarak görünen şey Hürrem’de güçlü bir karaktere karşılık geliyor gibi.

Kanuni’yi etkileyen, çeken, aşık eden şey bir kadındaki bu güçlü karakter olabilir.

Benzer bir durum günümüzde de İbrahim Tatlıses ile Derya Tuna arasındaki ilişkide görülebiliyor.

Tatlıses, Derya Tuna ile ilişkisini anlatırken diğer kadınların susup pıstığı durumlarda Derya Tuna’nın dar dar konuştuğunu, diklendiğini söylemişti bir röportajında.

En güçlü erkekler bile sağlam karakterli, ayaklarının üzerinde duran kadınları istiyor.

Güçlü erkeklerin böyle kadınları istemelerini bir kenara bırakırsak kadınların zaten böyle olması da gerekmiyor mu?

Ondokuzuncu Yüzyılda başlayan kadın hareketleri tam da bunu amaçlıyordu: Erkek ile aynı yasal haklara sahip, aynı fırsatlara sahip, sağlam, güçlü, karar verici kadınlar.

Bu hareketler büyük oranda başarıya ulaştı: Kadınlar yasal olarak eşit duruma geldiler, oy hakkına kavuştular, eğitim başta olmak üzere fırsat eşitliğine sahip oldular.

Ama şu anda gördüğümüz durum kadınlar açısından geriye gidişe işaret ediyor.

Okumuş yazmış kadınların önemli bir bölümü, kendi gelişimleriyle, nitelikleriyle ilgilenmek yerine daha çok görünümleriyle ilgileniyorlar.

Rahatlıkla görebilirsiniz bunu: Yürüyen bir kadına baktığımızda aralıklı olarak geçtiği dükkanların camekanlarında görünümüne baktığını fark ederiz. Asansöre bindiğinde ilk yapılan da aynaya bakmaktır.

Giysiler, ayakkabılar, makyaj okumuş yazmış kadının dünyasında çok önemlidir. Tabanının kırmızı olması dışında bir özelliği olmayan Louboutin ayakkabıların kadınlar arasında yayılması tam bir rezalettir.

Ne yazık ki giysilerine, ayakkabılarına makyajına en yüksek özeni gösteren kadınlar entelektüel alanda kendilerine bu kadar yatırım yapmıyor. Bilim, teknoloji, felsefe, ekonomi konularında biraz derinlemesine fikri olan kadınlar çok az.

Sanki kadınlar çok sayıda olanağa kavuşmuş ama bunlarla ne yapacaklarını bilemez durumdalar.

Bu durum onları şaşkınlığa uğratıyor, kendilerine, yaşadıklarına anlam vermekte zorlanıyorlar.

O zaman gelsin Kişisel Gelişim kitapları. Her kitapta bir güzellik bularak, kendilerindeki bir özelliği keşfederek ama orada durmayarak yeni bir başka kişisel gelişim kitabının peşine düşüyorlar.

Susuzlukları bir türlü dinmiyor; aynen denizde kalan bir kişinin susuzluğunu gidermek için tuzlu deniz suyunu içmesi gibi.

Tuzlu suyu içen kişinin susuzluğunun geçmeyip daha çok deniz suyu içmeye çalışması gibi kişisel gelişim kitaplarının de sonu gelmiyor.

Çözüm başka halbuki:

Giysilere, ayakkabılara, makyaja, estetik operasyonlarına, kişisel gelişim kitaplarına dalmaya son vermek, her camekena, her asansör aynasına bakmaya son vermek, önce işinde sonra da iş dışı konularda daha fazla derinleşmeye çalışmak.

Hem Türk toplumunun hem de dünyanın gerek duyduğu kadınlar bu türlü kadınlar.

Miras değil alın teri

Ağustos 1, 2020

Emek, bilim-teknoloji, yenilik, üzerinde oturduğun topraktan miras devraldığına baskın gelir:

206 üniversitemiz var. İyi mi?

Temmuz 28, 2020

206 Üniversitemiz var.

İyi mi?

İyi değil.

Neden?

Çünkü geleneksel üniversitelerimiz dışındakilerin hiçbir varlığı yok bilim dünyasında. (Gerçi siyasi dünyada güçlü bir varlıklarının olduğu söylenebilir; iktidar propagandası yapmakta aşırı enerjikler)

Bir ülkenin iyi üniversiteleri olabilir, bunları herkes bilebilir.

Ama o ülkenin adı sanı duyulmamış bir üniversitesinin çalışmaları dünya çapında ses getiriyorsa o zaman ülkedeki üniversitelerin düzeyinin ortalama olarak iyi olduğu söylenebilir.

İspanya’nın Bask Üniversitesi’nin (University of the Basque County) bir çalışması bunları aklıma getirdi.

Bu üniversitenin araştırmacıları dünyanın ilk Kuantum Faz Pillerini geliştirmişler. Haberin linki aşağıda:

https://www.allaboutcircuits.com/news/the-worlds-first-quantum-phase-battery-was-made-in-spain

Geçen yıl da oğlum İtalya’nın Calabria Üniversitesinde yapay zeka üzerine staj yapmıştı.

Calabria bizim Maraş gibi bir yer. Ama stajerleri, master ve doktora yapanları (İtalyanlara ek olarak dünyanın dört bir yanından gelen insanlar var) dünya çapında ses getiren çalışmalar yapıyorlar.

Dolayısıyla, üniversite açmak güzel ama yeterli değil. Onları ahbap-çavuş çiftliği durumundan kurtarıp kaliteli işler üretir duruma getirmek gerekli.

Bu arada, söz Kuantum teknolojisinden açılmışken Amerikan hükümetinin bir Kuantum Internet Planı hazırlamış olduğunu da belirtelim.

Bizdeki siyaseti coşku-duygu-kin-ihtirastan biraz arındırıp daha akılcı hale getirmek ve bu plana bir göz atarak diğer ülkelerin nelerle ilgilendiğini öğrenmek gerek.

https://www.energy.gov/sites/prod/files/2020/07/f76/QuantumWkshpRpt20FINAL_Nav_0.pdf

Türkiye için bir alternatif: Fason silikon devre üretimi

Temmuz 25, 2020

Intel, 7 nm’lik silikon devre üretimini beceremediğini açıkladı. Intel CEO’su Bob Swan planlarının 12 ay gerisinde olduklarını söylüyor.
Bu yüzden Intel, elinde hazır üretim tesisi olan firmalarla görüşüyor ve devrelerini onlara ürettirmeye çalıştırıyor.
Belli başlı diğer firmalar da üretimde hep yetersizlik yaşıyor, üretim kapasiteleri talebe yetmiyor.
Bu alan Türkiye için de yeni bir iş olabilir. Koç, Sabancı, Zorlu ya da Oyak gibi büyük kuruluşlar böyle bir işe girebilir.
Türkiye fason üretimle devam etmemeli, özgün tasarımlar yapmaya çalışmalı ama yeri geldiğinde de fason üretim fırsatlarını kaçırmamalı.

Moğollar Nerede?

Temmuz 22, 2020

Moğolistan sözcüğünü arattığınızda karşınıza hangi görüntüler çıkar?

Karşımıza çıkacak fotoğrafların önemli bir bölümü kır ve göçebe hayatına ilişkindir. Moğolların önemli bir kısmı Cengiz Han döneminde yaşandığı gibi yaşıyor.

Biz öyle miyiz? Bizde de tarım ve hayvancılık temelli yaşayanlarımız var, sanki bin yıl öncesinde kalmış gibi görünenlerimiz var ama büyük kısmımız öyle değil.

Türkler akrabaları Moğollardan ayrıldı, bin yıl boyunca hep batıya göç etti. Bu sırada dinlerini değiştirdiler, İslamiyet’e geçtiler. Alfabelerini değiştirdiler, Arap alfabesine geçtiler.

Gittikleri yerlerdeki nüfusla kaynaştılar, gözlerinin çekikliği kayboldu.

Tarihin en önemli devletlerinden birini, Osmanlı İmparatorluğunu kurdukları zaman da değişimleri bitmedi. Kendilerinden önce ortaya çıkmış olsa da, iki kurumu en güçlü haliyle yaşama geçirdiler: En özgün askeri kurumlardan birisi olan Yeniçerilik kurumu ve Tımar sistemi.

Ayrıca, başkalarından gördükleri sistemleri, adetleri almakta da sakınca görmediler. Osmanlı yönetimindeki birçok adetin kökeni Bizans’ta bulunabiliyor örneğin.

Osmanlının çöküşü değişimlerin azalmasıyla açıklanabilir. Çeşitli nedenlerle, değişmeyi bırakırsanız gerilemeye, çökmeye mahkum oluyorsunuz. Çünkü dış dünya sizi beklemiyor, o da delice bir hızla değişiyor.

Sizin değişmemeniz dünyanın gerisinde kalmanız anlamına geliyor.

Değişimin gücü ve güzelliğine dünyanın her yerinde rastlayabiliyoruz. Örneğin, İngiltere İngiltere ise bu durum tarih içinde çok radikal değişimler yaşaması yüzündedir.

İngiltere’nin yakın sayılabilecek tarihindeki ilk önemli değişim Fatih William’ın 1066 yılında Fransa’dan gelip İngiltere’yi fethetmesiyle yaşanıyor.

Fatih William tek kelime “İngilizce” bilmiyor, Fransızca biliyor ve onun fethiyle İngiltere’nin dili değişiyor. Bu değişimi anlamak için aşağıdaki iki metne göz atmakta yarar var.

Birincisi, William öncesindeki İngilizce:

þa hwile com Willelm eorl upp æt Hestingan on Sce Michaeles mæssedæg 7 Harold com norðan 7 him wið gefeaht ear þan þe his here com eall 7 þær he feoll 7 his twægen gebroðra Gyrð 7 Leofwine and Willelm þis land geeode 7 com to Westmynstre 7 Ealdred arceb hine to cynge gehalgode 7 menn guldon him gyld 7 gislas sealdon 7 syððan heora land bohtan.

Yukarıdaki metnin modern hali şu şekilde:

And the while count William landed at Hastings, on St. Michael’s mass-day and Harold came from the north and fought against him before his army had all come and there he fell and his two brothers Gyrth and Leofwine and William subdued this land, and came to Westminster and archbishop Ealdred hallowed him king and men paid him tribute and gave him hostages and afterwards bought their land.

Görüldüğü gibi, eski İngilizce Almanca gibi bir şey. İngilizlerin fetihle birlikte dedelerinin mezar taşını okuyup anlayamayacak hale geldiklerini söylemek mümkün.

1066’daki Fatih William’la ülkesinin dilinin değişmesinden sonraki en köklü değişim 500 yıl sonra, Sekizinci Henry döneminde yaşanıyor. Sekizinci Henry ülkenin dinini değiştiriyor! Ülke Katoliklikten Protestanlığa geçiyor!

İngiltere’nin 500 yıl arayla, dilinin ve dininin değişmesi, son 2-3 yüzyıldaki gücünü açıklayabilecek etmenlerden birisi.

İki köklü değişim arasında ve sonrasında da yığınla değişim var ama aynı zamanda uzun süreli bir düzen ve kararlılık da var. Hiçbir ülke sürekli alt-üst olarak yaşayamaz.

O zaman başarının sırrı belli dönemlerde büyük alt-üst oluşlar, ara dönemlerde de büyük alt-üst oluşları hazmetme çabaları, istikrar, kararlılık sağlama olarak açıklanabilir.

Atatürk’ün devrimleri bu yüzden önemliydi. Atatürk son 3-4 yüzyıl boyunca değişimi unutmuş Osmanlıyı yıkıp yerine alfabesi, insanlarının kılık kıyafetleri, yasaları, yaşayış şekli değişik bir ülke kurdu.

Bu devrimler başarılı da oldu: Türkiye bir Avrupa devleti olamasa da İslam devletleri arasında pırıl pırıl bir konuma yükseldi.

Son yirmi yılda yapılanlarsa, bu değişimleri geriye sarmaya çabası olarak görülebilir.

Bu çabalar başarılı da olabilir, değişimler geriye alınabilir.

Ama bu durum iyi olur mu, siz karar verin.

Hem Powershell çalışalım hem de siyasi analiz yapalım

Temmuz 18, 2020

Türk siyasetinde tarım ve hayvancılığın orantısız bir yeri var.

Örneğin, yeni partilerimizden Deva’nın parti programında (https://devapartisi.org/temel-metinler/parti-programi) tarım politikaları bölümü 1159 sözcükten oluşurken sanayi bölümü 362, hizmetler bölümüyse 329 sözcükten oluşuyor.

Sözcük sayılarını bulmak için önce ilgili bölümlerin içeriğini farklı dosyalara kaydettim, sonra da Powershell içinde get-content komutu ve split ve count işlevlerini kullandım:

Görüldüğü gibi, tarım ve hayvancılık konusu Deva’nın programında çok büyük bir yer kaplıyor.

Bu durum Deva’ya özgü değil tabii.

Türkiye’de ekonomi politikası değerlendirilirken, eleştirilirken hep tarım ve hayvancılık konuşuluyor.

Peki, tarım ve hayvancılığın ekonomide ve istihdamda payı nedir?

Dr. Hakan Çınar’ın Dünya gazetesinde yayınlanan bir yazısına göre, ekonomimizde tarımın payı %1,8 (yazıyla bir virgül 8). Buna karşın, sanayinin payı 19,6 ve hizmetler sektörünün payı 72,6.

İstihdamda da durum benzer; tarımın payı %25, sanayinin 28 ve hizmetler sektörünün 47.

Bu dağılımda göze çarpan şey, tarımın ekonomik olarak küçük bir paya sahip olmasına karşın istihdamda az sayılmayacak bir orana sahip olması.

Bu da tarımda genel olarak verim düşüklüğüne işaret ediyor.

Türk tarımında sorun olduğu açık; dünyada genel olarak tarım ürünlerinin fiyatları düşerken bizde yükseliyor.

Tarımın daha verimli yapılması gerekiyor.

Ama sorunlara ve yapılması gerekenlere karşın tarım tarımdır; ekonomimizdeki payı düşüktür.

Tarımla yatıp tarımla kalkmanın anlamı yok.

Bizim sanayi ve hizmet sektörü üzerine daha fazla kafa yormamız gerek.

Güncelleme: Yukarıdaki Powershell komutunun sözcük saymada bir yanlışının olduğunu anladım. Yukarıdaki komutlar boşluk karakterini sayıyor, bu da boş satırların ya da sözcüklerin arasındaki birden fazla boşluğun sözcük gibi algılanmasına neden oluyor. Bu nedenle split ve count işlevlerinin yerine, measure komutunu kullanmaya karar verdim ve komutları aşağıdaki gibi değiştirdim:

Sözcük sayıları düştü (1118,355 ve 313 sözcük), böyle olması da gerekiyordu ama sonuç değişmedi: Halen programda tarım-hayvancılığa ayrılan pay çok fazla.

Atalarımız iyi insanlarmış

Temmuz 14, 2020

Bilim insanları Kazakistan’da 1000 yıl önce ölmüş bir kedinin kemiklerini buldular.

Kedinin bazı kemiklerinin kırılmış ve en önemli dişlerinin eksik olduğu görülüyor.

Kedi bu travmalara karşı yaşamış. Hem de iyi bakılarak.

Kedinin insanlar tarafından protein ağırlıklı beslendiği, ölünce de ortalıkta bırakılmayıp özenle gömüldüğü düşünülüyor.
Kedinin 1000 yıl önce o topraklarda göçebe olarak yaşayan Oğuzlar tarafından bakıldığı düşünülüyor.
İyi insanlarmış atalarımız.

Makalenin linki de şu şekilde:

https://www.smithsonianmag.com/smart-news/1000-years-ago-nomadic-herders-kept-their-toothless-pet-cat-alive-180975292

Adalet Ağaoğlu ölmüş

Temmuz 14, 2020

Adalet Ağaoğlu çok iyi bir edebiyatçı olduğu gibi dürüst bir aydındı aynı zamanda. Kediye kedi diyebiliyordu.

Muhafazakar olmadan muhafazakar olabilinir mi?

Temmuz 12, 2020

Ayasofya, müze olmaktan çıkarıldı, camiye dönüştürüldü.

Ak Partili olsun olmasın, muhafazakarların çoğu buna destek verdi.

Peki hem muhafazakar olup hem de bu işleme karşı çıkmak mümkün olabilir mi?

Bir insan hem dini duyarlığa sahip olup hem de Ayasofya’nın müze olmasını kabullenebilir mi?

Sorunun yanıtı pek Evet’e benzemiyor.

Çünkü bırakın muhafazakarları, laikler, Kemalistler bile Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesine ancak utangaç tepkiler verebiliyor: “Yabancıların tepkisi ne olacak?, Turistler gelecek mi, Unesco bu işe ne diyecek?”

Ayasofya’nın müze olmasını kabullenebilmek, desteklemek ancak olgun, kendine güvenen, gücüne inanan, kendi diniyle ve diğer dinlerle barışık, dünya ile bütünleşebilmiş, kendini yetiştirebilmiş, eziklik psikozu içinde olmayan muhafazakarların işi olabilir.

Batıda böyle muhafazakarlar var. Abdurrahman Dilipak bir seferinde Belçika’da kiliselerde Hristiyanlara İslam dini dersi verdiğini yazmıştı.

Ondan ders isteyen Hristiyanlar kendilerine ve inançlarına güveniyor; Onun ders vermesiyle birden aydınlanıp Müslüman olmayacaklar, dinlerinden vaz geçmeyecekler.

Aynı şeyi bir Hristiyanın bir camide yapmasını düşünebiliyor muyuz?

Düşünemiyoruz. Ve bunun en büyük nedeni ülkemizdeki muhafazakarların kendilerine, dinlerine güvenmemeleri.

Ek olarak da batının hep İslamı yıkmak, Müslümanları parçalamak istediğini düşünmeleri.

Bu nedenle, yerli yersiz yapılan her yeni camii muhafazakarlarımızı sevindiriyor. Ayasofya’nın (ve diğer bazı müze-kiliselerin) camiye çevrilmeleri onları mutlu ediyor. Resimde görüldüğü gibi:

Geçmişte umut veren bir muhafazakarımız vardı gerçi. Ama kendisi genç yaşta aramızdan ayrıldı. Geriye de güvensiz muhafazakar tipi kaldı:

Şu yazıyı okumakta da yarar var:

https://muratyildirimoglu.wordpress.com/2020/07/03/muhafazakarlarin-sanat-anlayislarinin-yetersizligi/

Amerikan Gizli Servisi’nin İlginç Hikayesi

Temmuz 4, 2020

1993 yılı yapımı Ateş Hattında (In the Line Of Fire) adlı filmde Client Eastwood bir Gizli Servis (Secret Service) ajanını canlandırıyor.

Filmin açılış sahnelerinde adamımız Eastwood bir kalpazan çetesinin adamlarını öldürüyor.

İyi de Gizli Servis’le kalpazanlık arasında ne ilişki var? Gizli Servis Amerikan başkanını korumakla yükümlü güvenlik kurumu değil miydi?

Başka bir bilgi daha var: Bu filmden 3 yıl önce, 1990 yılında, Amerika çapında bilgisayar korsanlarına yönelik ilk geniş çaplı operasyon yapıldı.

Gündüz Şeytanı Operasyonu (Operation Sundevil) adı verilen bu operasyonda 15 şehirde onlarca kişinin evi basıldı, üç kişi yargı karşısına çıkarıldı.

Bu operasyon da Amerikan Gizli Servisi tarafından gerçekleştirildi.

İşler iyice karmaşıklaşıyor; başkanı koruyan servis kalpazanlara ve bilgisayar korsanlarına savaş açmış gibi görünüyor.

Ama Gizli Servis’in tarihine baktığımızda servisin kuruluş amacının aslında sahte para basanları yakalamak olduğunu görüyoruz. Bunun nedeni de yine Amerika’nın ilginçliği:

Bir zamanlar Amerika’da kağıt para basan tek bir kurum yoktu. Neredeyse her yerel banka kendi parasını basabiliyordu.

1860’lı yıllarda yaklaşık 1600 banka kendi parasını basıyordu. Aşağıda Massachusettes’teki bir yerel bankanın bastığı 10 dolarlık banknotu görebilirsiniz:

1600 banka 1600 değişik dolar basınca hangi doların gerçek hangisinin sahte olduğunu anlamak zor oluyordu. Bu nedenle, o yıllarda piyasadaki paranın üçte birinin sahte olduğu düşünülüyordu.

Gizli Servis bu sahte paralarla mücadele için 1865’in Temmuz ayında kuruldu. Abraham Lincoln’un suikaste uğradığı gece (1865 Nisan ayı) çalışma masasında Gizli Servis’in kuruluş kararı vardı ama servisin kuruluşu suikast nedeniyle gecikmiş, Temmuz’a kalmıştı.

Başkanı koruma görevi 1881 yılına kadar servise verilmedi bile. O yıl başkan Garfield suikaste uğramıştı. Başkanı koruma görevi bir başka başkan, McKinley, 1901 yılında suikaste uğrayana kadar yasal olarak da servise verilmedi.

Görüldüğü gibi Amerikan halkı başkanlarını vurmayı alışkanlık haline getirmiş gibi.

Şu anda da Gizli Servis hem başkanı ve ailesini koruyor hem de sahte para ve siber dolandırıcılık vakalarına bakıyor.

Bu arada, vurulan son başkan Ronald Reagan oldu. Reagan 1981 yılında, takıntılı bir Jodie Foster hayranı tarafından vuruldu. Reagan bir kurşunla akciğerinden yaralandı ama hayatta kaldı. Onun koruması olan bir gizli servis ajanı da vuruldu (ama yaşadı).

Reagan’ın ölmemesinin en büyük nedeni, Jerry Parr adındaki bir başka deneyimli Gizli Servis ajanının Reagan’ı başkanlık arabasının içine hızla itmesi oldu.

Jerry Parr Ronald Reagan’ın filmlerini izleyerek büyümüştü. En etkilendiği film ise Reagan’ın bir gizli servis ajanını canlandırdığı “Code of the Secret Service” adlı filmdi!

Hayat bazen kurgu öykülerden çok daha ilginç.