Ruşen Çakır’ın “Ertuğrul Özkök olmamak” videocast’i

Mayıs 14, 2022

Gazetecilik çok anlaşılamayan bir iş Türkiye’de. Gazeteci jurnalleyen, haber veren demek. Toplumun başka türlü ulaşamadığı bilgileri haber olarak okuyucularına sunan kişi. En güzel örneklerinden birisi Amerika’daki Watergate skandalını ortaya çıkaran gazeteciler. Türkiye’de ise gazetecilik çoğunlukla oturduğu yerden ahkam kesmek anlamına geliyor. Bu anlamdaki gazeteciliğin en güzel örneği Ruşen Çakır’ın hemen yanında bulunuyor; Kemal Can. Ruşen Çakır’ın en sevdiği iş de ahkam kesmenin bir adım ötesi: Toplumda o sırada iyi bilinmeyen kesimlerle, kişilerle röportaj. Bu bile çok önemli. Ruşen Çakır’ın Ayet ve Slogan kitabı önemli bir kitaptı. Ama Medyascope bünyesinde yapılan nedir diye baktığımızda, birkaç kişinin toplanıp belli bir konuda ahkam kesmesinden başka bir şey göremiyoruz. Bir gazetecilik olayı yok. Ertuğrul Özkök’ün yönetimindeki Hürriyet gerçek bir gazeteydi. Özkök yönetimindeki Hürriyet haber sunmanın yanı sıra birbirinden farklı kişilerin görüşlerine yer vererek okuyucuya farklı açılar sunuyordu, kararı okuyucuya bırakıyordu. Medyascope kararı kendisi kesiyor:) Hürriyet manipülasyon yaptı ama yaptıkları Çakır’ın abarttığı gibi değildi: hükümet kur, hükümet düşür. Bu iddia Ak Parti’nin geçmişe yönelik yaptığı fantastik bir açıklama ve Çakır’ın destek vermesi ibretlik.

https://www.youtube.com/watch?v=Mx9A8vHgw48

Köteği yiyince değişenler

Mayıs 13, 2022

Son yıllardaki en ilginç değişimlerden birisi Ahmet Hakan’da yaşandı. Son derece aklı başında, dengeli, mantıklı yazılar yazarken yavaş yavaş Ak Parti saflarına kaydı. Halen de orada duruyor.

Hakan’ın değişimi uğradığı planlı saldırıdan sonra oldu. Hükümet yanlısı saldırganlar Ahmet Hakan’ı dövdüler. O da annesinin “oğlum, diğerleri kaçar kurtulur, olan sana olur” sözünün gerçekleştiğine karar verdi. “Muhaliflikten ne elde ettim ki, dövüldüğümle kaldım” deyip iktidara yanaştı.

Fiziksel saldırı önemli bir şey. İnsanı düşünmeye, sorgulamaya çağırıyor. Hakan gibileri bunu teslim olma nedeni sayıyor.

Ama fiziksel saldırının daha iyi sonuç verdiği bir örnek de var: George Wallace.

Amerika’nın zenci hakları savunucusu Martin Luther King Jr, onu Amerikanın en tehlikeli ırkçısı olarak tanımlamış. En gerici eyaletlerden birisi olan Alabama’nın valisi olarak zencilere karşı hemen her şeyi yapmış: Haklarını kısıtlamış, polisleri üzerlerine saldırtmış, vs.

Wallace 1972 yılında pek de dengeli olmayan bir beyaz tarafından vurulmuş. Ölmemiş ama belden aşağısı felçli kalmış.

Hastanede onu ziyaret edenlerden birisi zenci hakları savunucusu ve politikacı bir zenci kadın olmuş. Bu ziyaret Wallace’ı çok etkilemiş. Ziyaret boyunca çok ağladığı söyleniyor.

Bu ziyaret, uğradığı saldırı, hastanede geçen günler Wallace’ta büyük bir değişim yaratmış. Hastaneden çıktığında o artık bir zenci hakları savunucusuymuş. Bazı zenciler bunun bir kandırmaca olduğunu düşünse de girdiği seçimlerde zencilerin yüzde doksandan fazlasının oyunu almış. Yalancı da olmamış. Yeniden vali olunca 160 zenciyi üst düzey görevlere atamış, oy vermeleri konusunda çeşitli zorluklar yaşatılan zencilerin önündeki zorlukları kaldırmış, oy veren zencilerin sayısını iki kat arttırmış. Her fırsatta da eski bağnazlığından pişmanlık getirmiş.

Bana göre bir şey daha gösteriyor Wallace örneği: En nefret ettiğimiz insanlar bile değişebilir. Onlarla ilişkileri koparmamak gerekir. Özellikle yüz yüze kurulan ilişkiler çok etkilidir.

Köprüleri atmayalım, el uzatalım. Bakarsın tutan olur.

Akıldışılık her yerde

Mayıs 10, 2022

Erdoğan da Kılıçdaroğlu için benzer şeyler söylüyor:

“PKK’sından FETÖ’süne, DHKP-C’sine kadar ülkemizle ve bölgemizle ilgili tüm uluslararası güçlerin maşalığını yaptığının şahidiyiz.”

Her beğenmediğimiz, onaylamadığımız politikacı ille de yabancıların maşası olmak zorunda mıdır? Bu ülke kendi kendine kötü adam yetiştiremiyor mu? Birileri iktidara geliyorsa hep emperyal güçler öyle istediği için mi geliyor? Emperyal güçler (kimse onlar) kötülüğümüzü istiyorsa biz neden hala onlarla daha gelişmiş ilişkiler peşinde koşuyoruz? Birileri muhalefetteyse ille de hep yasadışı yapılanmaların maşası olmak durumunda mıdır?

Çırak Çıkan Kemalistler

Mayıs 6, 2022

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamlarının yıldönümü. Yine çok sayıda anma mesajı dolaşıyor İnternette. Mesajların çoğu da Atatürkçülerden geliyor. Kemalistler Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını kendilerinden sayıyor ve sahip çıkıyor. Ama onlar Kemalizme sahip çıkıyor muydu, tartışılır. Birçok yerde onların Kemalizmi savunduğunu gösteren ifadeler görebiliyoruz. Ama onların savunduğu şey yalnızca Kurtuluş Savaşı’nda kapitalist-emperyalist devletlere karşı verilen savaş. Onlara göre daha sonrası yok: Çağdaş hukuka geçiş yok, kıyafet devrimi yok, alfabe devrimi yok, devletin neredeyse her kurumunun yeni baştan oluşturulması yok. Hatta bunları küçümsüyorlar. Mahir Çayan, Kemalizmden emperyalizme karşı savaş çıkarılırsa geriye bir şey kalmaz diyor örneğin. Gezmiş ve arkadaşlarının idam sehpasındaki son sözleri (Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm Leninizmin yüce ideolojisi! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi! Kahrolsun emperyalizm! Yaşasın işçiler, köylüler!) de bağlılıklarının nereye olduğunu iyi gösteriyor.

Kemalistlerin bunları bilmesinde yarar var.

Ekmek ucuz mu olmalı pahalı mı?

Mayıs 3, 2022

Yılmaz Büyükerşen’in sosyal medya hesaplarından hep çiftçiliğin desteklenmesi, korunmasına ilişkin paylaşımlar yapılır.

Öte yandan, son paylaşımlarından birisi de şu:

Ekmek fiyatını sınırlamak, hep düşük tutmaya çalışmak Büyükerşen’e özgü bir politika değil. Sağcısı, solcusu, herkes ekmeğe özel bir önem atfediyor ve hep ucuz olmasını arzuluyor.

Ekmeğin ucuzlaması için maliyetinin düşük tutulması gerek. O zaman buğdayın çiftçiden ucuza alınması gerek. Bu da çiftçinin az para kazanması demek.

Tarım, çiftçilik geliştirilecekse tarımsal ürünlerde bugünkünün birkaç katı fiyatlara razı olmalıyız ki çiftçi tarımsal üretimi karlı görsün. Başka yolu yok.

Hem çiftçiyi destekleyelim hem de ekmeği ucuza yiyelim demenin anlamı yok. Bu ikisi aynı anda gerçekleşemez.

Kılıçdaroğlu CHP’ye mi yoksa HDP, TİP gibi partilere mi daha çok yakışıyor?

Nisan 26, 2022

Kılıçdaroğlu iki şey yapıyor: Toplumun sorunları konusunda kesinlikle net bir öneri, plan-proje ortaya koymuyor, bundan kaçınıyor. Öte yandan, Ak Parti iktidarını yoksulluk ve yolsuzluk iddiaları üzerinden olağandışı sert bir şekilde eleştiriyor.

Bugün yaptığı konuşmanın bir bölümü şu şekilde:

‘Bunlar engerekler ve çıyanlardır, bunlar aşımıza, ekmeğimize göz koyanlardır’ diyor Ahmed Arif. Dünya kötülük yapanlar yüzünden değil, seyirci kalanlar yüzünden bu hale geldi. Cesaret yoksa zafer yoktur. Yol arkadaşlarıma sesleniyorum, bu engerek ve çıyanlarla çatışma ne kadar sert olursa zafer de o kadar yakın olacaktır. Ne pahasına olursa olsun yürüyeceğiz.

Bu sözler CHP’ye değil aşırı uçlara yakışan sözler.

CHP’nin Kılıçdaroğlu’ndan kurtulması gerek. Kılıçdaroğlu’nun da HDP ya da TİP gibi bir partiye girip çok istediği politikayı oralarda yapması gerek.

Alternatif Tarih

Nisan 24, 2022

Tarihi olayları incelerken insan ister istemez düşünüyor, “şöyle değil de böyle olsaydı ne olurdu, durum değişir miydi?” diye.

Örneğin, Osmanlının Viyana’yı alması ya da İran’ı bütünüyle işgal etmesi mümkün müydü?

Bana mümkün gibi geliyor. Eğer İstanbul’u başkent olarak bırakmak yerine Belgrad ya da Budapeşte başkent yapılsaydı yani devletin omurgası batıya taşınsaydı, her iki Viyana seferini de büyük ölçüde sakatlayan lojistik sorunlarıyla karşılaşılmazdı ve Viyana alınabilirdi.

İran’ı fethetmek içinse başkentin bu sefer Sivas ya da Erzurum’a taşınması yerinde olurdu.

Ama her iki olasılık da aslında imparatorluk yapısının sakatlıklarını gösteriyor: Devletin ağırlığını ya batıya ya doğuya kaydırmak gerekiyor, ikisini birden yapmak da mümkün değil.

Peki, Hitler İkinci Dünya Savaşı’nı kazanabilir miydi ya da iyi bir anlaşmayla bitirebilir miydi?

Böyle olması için tek bir alternatif var gibime geliyor: Japonlar Pearl Harbor’a saldırdığında Japonya ile yaptığı anlaşmaları bozup Amerika’nın yanında yer alsaydı ve Japonya’ya savaş ilan etseydi savaşı kazanabilirdi ya da güzel bir anlaşmayla bitirebilirdi. Ama tabii bunu geriye doğru bakıp söylemek kolay. Olayın sıcaklığında Hitler gibi bir manyaktan bu doğru hareketi görmesini beklemek doğru olmayabilir. Yine de iyi bir akıl alıştırması sayılabilir.

Eğitim neyi amaçlamalı: Alan Sugar örneği

Nisan 24, 2022

Alan Sugar 1980’lerde bütün dünyada çok sevilen Amstrad bilgisayarını yapan adam.

Kendi yaşam öyküsünü anlattığı “Alan Sugar, What You See is What You Get” adlı kitabında birçok başka işinin yanı sıra Amstrad bilgisayarlarının yapımını da anlatıyor.

Alan Sugar kendisini teknoloji meraklısı birisi olarak tanımlamıyor.

Onun sözleriyle, Alan Sugar bir pazarlama ve satış uzmanı.

İş hayatına yalnızca satışla başlamış ama kısa zamanda, sattığı şeyleri üretirse daha fazla para kazanacağını anlamış.

İlk olarak müzik sistemleri üretmiş.

Onun müzik sistemleri hiçbir zaman en kaliteli olanlar değil. Ama piyasada en kaliteli olarak bilinen sistemlerin neredeyse onda birine satarak iyi paralar kazanabilmiş.

Müzik sistemleri belli bir doygunluğa ulaştığında yeni ürün arayışına girmiş ve ev bilgisayarlarının (Commodore, Sinclair Spectrum gibi) giderek yaygınlaştığını görmüş.

Ev bilgisayarları piyasasına girdiğinde dört-beş tane bilgisayarı alıp teknik arkadaşlarıyla incelemiş. Şöyle diyor: “İçlerinde çok bir şey yoktu; bir baskılı devre ve birkaç tümleşik devre.”

O zamanlar Commodore ve Spectrum gibi bilgisayarlarda sabit disk ya da disket yerine veriler bir kaset çalardan alınıyor, veriliyordu.

Dönemin tüm bilgisayarlarının kaset çaları ayrı bir birim şeklindeydi.

Bilgisayarlar evdeki televizyonlara bağlanıyordu. Bu da ana-babalarla çocuklar arasında televizyon kavgalarına yol açıyordu.

Bu yüzden Alan Sugar üreteceği bilgisayarda kaset çaların bilgisayarla tümleşik olmasına ve kendi monitörüne sahip olması gerektiğine karar verdi.

1984 yılında bu şekilde üretilen Amstrad CPC64 bilgisayarı yalnızca İngiltere’de değil bütün dünyada büyük başarı kazandı, çok satıldı.

Öyle ki, yalnızca bir yıl sonra Alan Sugar’ın şirketinin cirosunun büyük bölümü bilgisayarlardan geliyordu.

Türkiye’de teknolojik ilerlemenin devlet desteğiyle olabileceği konusunda yaygın bir düşünce var.

Alan Sugar ve onun ürünleri bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunun bir göstergesi.

Teknolojik ilerleme teknolojik ürünlerden kar elde etmeyi düşünen girişimci insanlarla mümkün.

Devletin eğitim yoluyla bu türlü bir girişim zihniyetini oluşturabilmesi lazım.

Bilgisayara baktığında “bunda ne var ki, bir baskılı devre, birkaç da tümleşik devre. Bunu ben de yapabilirim” diyen insanları yetiştirmek lazım.

Eğitim çok önemli. Sugar aldığı eğitimi anlatırken gittiği liseden büyük övgüyle söz ediyor.

Lisede klasik dersleri almanın yanı sıra çok sayıda beceri de kazanmış. Tuğla duvar örmek, dikiş dikmek gibi.

Bu beceriler ileride bunları yapmasını değil ama her şeyi yapabileceğini düşünmesine yol açmış.

Eğitim sistemini bu örneği düşünerek kurgulamada yarar var.

Putin nükleer savaş çıkartır mı?

Nisan 24, 2022

Nükleer bir savaş çıkmaz. Sovyetler Birliği zamanında çıkmamıştı. Şimdi de Putin zamanında çıkmaz.

Aşağıdaki harita neden bir nükleer savaşın çıkmayacağını iyi gösteriyor:

Savaşın başında Ruslar tüm düğmelere basmış gibiydi, her cepheden saldırıyordu. Bir-iki haftadırsa Kiev ve çevresinden çekilip tüm güçlerini doğuya ve güneye yoğunlaştırdılar çünkü yapılması gereken akılcı operasyon buydu.

Haritaya bakıp durumu akılcı yorumlayan ve buna göre operasyonlarını değiştirebilen birileri var Kremlin’de. Hemen bir nükleer savaş çıkartacak çılgınlara benzemiyorlar.

Zafer Partisi artık komik bir parti değil

Nisan 23, 2022

Zafer Partisi’ni de, başkanı Ümit Özdağ’ı da çok beğenmemiştim. Komik bile bulmuştum. Ama Özdağ’ın Ruşen Çakır’la yaptığı röportaj fikrimi epeyce değiştirmeme neden oldu.

Özdağ’ın beni şaşırtmasının en büyük nedeni, sorunlara ilişkin olarak eğip bükmeden, tak-tak öneriler sıralamasıydı. Bunu diğer muhalefet partilerinde pek göremiyoruz: Hepsi de sözcükleri ağızlarında dolaştırıyorlar, ortaya somut bir öneri koymak yerine genel-geçer saptamalar yapıyorlar.

Özdağ ne dedi peki? Göçmenler için zaten bildiğimiz karşıtlığını dile getirdi ve çok somut eylemler önerdi.

Ama bundan önemlisi İstanbul’u küçültmek gereğinden söz etti! İstanbul’un nüfusu 10 milyona inmeli dedi. Sanayi İstanbul ve çevresinden Konya-İskenderun-Mardin çizgisine taşınmalı dedi.

Özdağ bu sözünü sakınmaz tavrını, cesur tavrını sürdürürse iyi oy alır diye düşünüyorum. Hatta Gelecek ve Deva partilerini geçebilir.

Röportajın linki:

Ümit Özdağ Ruşen Çakır ve izleyicilerin sorularını yanıtladı – YouTube