Politika üretemiyoruz, ne yapalım?

Kasım 28, 2020

Bakanlık kurulmasını öner, iş yapıyor görünürsün:

Cahilliğe Övgüye Karşı Aşırı Entelektüalizm

Kasım 26, 2020

Ak Parti’nin ileri gelenleri çeşitli defalar eğitim düzeyi yükseldikçe kendilerinin oy oranının düştüğünü belirtti.

Bazıları daha ileri gidip ülkenin cahil, okumamış insanların yüzü-suyu hürmetine ayakta durduğu anlamına gelecek sözler söylediler.

Bu Ak partililer okumuşları, aydınları halkına yabancılaşmış, züppe hatta yabancı ajanı görme eğilimindeler.

Ak Parti’nin kültür, eğitim, aydınlanma, çağdaşlık gibi sözcük ve kavramlardan hoşlanmadığı belli.

Bu tutum Nazilerin önde gelen edebiyatçılarından Hanns Johst’un şu sözünü anımsatıyor: “Kültür sözcüğünü duyduğumda tabancama sarılmak geliyor içimden.”

Ak Parti’nin ve benzeri akımların kültür, eğitim, aydınlanma düşmanlığının tam karşısında başka bir olumsuz durum var: Aşırı entelektüalizm

Entelektüalizm bilime ve akla dayanma demek, toplumu, yerleşik kavram ve kuralları sorgulama ve bunları mümkün mertebe akla-mantığa-bilime uydurmaya çalışmak demek.

Peki, özde iyi bir şey olan entelektüalizm nasıl aşırılaşır ve aşırılaşması neden kötüdür?

Aşırı entelektüalizmin bir örneği bu durumun neden olumsuz olduğunu gösterebilir.

Örneğimiz İngiltere’nin ünlü bir TV sunucusu, Jeremy Paxman. İyi eğitimli, gençliğinde sosyalizme ve komünizme eğilim duymuş, sonrasında ortalara kaymış birisi.

İngiltere’nin Kraliçe Victoria dönemini anlattığı bir programda Kırım Savaşı’ndan söz ediyor.

Paxman, Kırım Savaşı’nın bir fiyasko olduğunu iddia ediyor, bu fiyaskodan sonra ordunun yapısında köklü değişikliklere gidildiğini söylüyor.

Kırım Savaşı hiçbir şekilde fiyasko değil.

İngiltere, Fransa ve Osmanlı Devleti üçlüsü Rusya’yı bu savaşta yendi ve dizginledi. Zincirinden boşanmış gibi her bir yana saldıran Rusya’ya güzel bir ders verildi.

Üstelik bunu yaparken Medeniyetler Çatışması yaşanmadı, Medeniyetlerin İşbirliğine gidildi; Hristiyan İngiltere ve Fransa yanlarına Müslüman Osmanlıyı alarak bir başka Hristiyan devlete karşı savaştılar.

Tarihteki en haklı, en doğru işbirliklerinden birisiydi bu savaş.

Günümüzde örnek alınabilecek bir savaş bu. Eğer Rusya, Ukrayna toprağı olan Kırım’ı işgal ettiğinde yine bir ülkeler topluluğu tarafından Kırım’dan atılabilse Putin’in azgın Rusya’sına 150 yıl önce olduğu gibi çok güzel bir ders verilebilirdi.

Peki, Jeremy Paxman bu savaşın neden fiyasko olduğunu iddia edebiliyor?

Savaş sırasında çeşitli sorunlar yaşandı: İleri cephelerdeki askerlere yiyecek-içecek ve mühimmat ulaştırmada sorunlar çıktı, üst komuta kademesindeki iletişim yetersizlikleri yanlış kararlar verilmesine neden oldu ve şiirlere-filmlere konu olan Hafif Süvari Alayı’nın Saldırısı sonucu yüzlerce süvari askerinin ölümü gibi olumsuz durumlar yaşandı.

Bu olumsuz durumları İngiliz kamuoyu neredeyse günü gününe izleyebildi çünkü bir gazeteci savaşan askerlerin hemen yanından gelişmeleri fotoğraflar eşliğinde aktarıyordu.

Yine bu gazeteci sayesinde ordu içindeki başka olumsuzluklar da öğrenildi.

Örneğin, orduda üst pozisyonlar soylular tarafından parayla satın alınıyordu.

Bu da, en yeteneklilerin değil paralı soyluların orduya komuta etmesi anlamına geliyordu.

Alt kademeler yoksul, aşağı sınıftan insanlarla dolduruluyordu ve en küçük hatalar kırbaçlama gibi insanlık dışı cezalarla cezalandırılıyordu.

Kırım Savaşı tüm bunların değişmesine neden oldu: Ordunun üst pozisyonlarının parayla satın alınmasına son verildi, kırbaçlama cezası kalktı, aşağı sınıfların yükselmesinin önündeki engeller ortadan kalktı.

Ama ordu Kırım Savaşı öncesinde de bu olumsuzluklara sahipti ve bu durum İngiliz ordusunun örneğin Napolyon’a karşı zaferler kazanmasını engellemiyordu.

Orduda reform yapılması gerekiyordu ama bunun nedeni Kırım’da bir fiyasko yaşanması değildi.

Bu örnek aşırı entelektüalizmi iyi gösteriyor:

Her şeyi sorgularken, eleştirirken ipin ucunu kaçırmak, devleti fazlasıyla suçlamak, savaş kararlarını sorgulamak ve çoğu zaman ne pahasına olursa olsun barışı savunmak (İkinci Dünya Savaşı öncesinde entelektüellerin önemli bir bölümü Hitler’e karşı savaşa karşıydı), hiçbir şeyi beğenmemek, yöneticilerin hep yanlış yaptığını iddia etmek, bunları hep sivri ve yaralayıcı bir dille yapmak.

Cahilliği övme yanlış ama aşırı entelektüalizm de yanlış.

Doğru tavır hemen her zaman olduğu gibi ılımlı, ortada bir yerde tavır ve tutum takınmak.

Windows 10 Home Sürümündeki Yönetim Eksikliklerini Giderme

Kasım 18, 2020

Orhan Veli “Sol Elim” şiirinde şöyle diyor:

Sarhoş oldum da
Seni hatırladım yine;
Sol elim,
Acemi elim,
Zavallı elim!

Sağlak insanların sol elle iş yapması zordur. Sunucu işletim sistemlerine ve Windows 10’un da Pro sürümüne alışmış insanlar da benzer şekilde Windows 10 Home sürümünü bir çeşit sol el gibi görür ve bir iş yaparken bocalarlar.

Alıştığımız bazı şeyleri Home sürümünde bulamayız. Örneğin, Bilgisayar Yönetimi konsolunda “Yerel Kullanıcılar ve Gruplar” bölümü bulunmaz. Ya da yerel grup ilkesini yönetmemiz gerektiğinde gpedit.msc konsolundan yararlanamayız.

Ama Home sürümünde de başımızın çaresine bakmanın yolları vardır.

Yerel grup ilkesini, özellikle de güvenlik bölümünü yönetmek için secedit.exe (Security Editor) aracını kullanabiliriz. Aşağıdaki komut yerel güvenlik ilkesini bir dosyaya verir (export)

secedit /export /cfg guvenlikilkesi.cfg

Guvenlikilkesi.cfg dosyasını açtığımızda şuna benzer satırlar göreceğiz:

Satırların önemli bölümü kendisini açıklıyor. Bunlar yerel grup ilkesi yönetimi konsolunda, güvenlikle ilgili olarak görebileceğimiz bilgilere karşılık geliyor.

Dosyadaki bilgiler şu anda yalnızca var olan ayarları yansıtıyor. Ama bu dosyadaki satırlarda değişiklik yapıp sonra da yine secedit komutunu kullanarak ayarları içe alabiliriz (import). Deneme için parolayla ilgili üç satırı şu şekilde değiştiriyorum:

MinimumPasswordLength = 3

PasswordComplexity = 0

PasswordHistorySize = 0

Sonra da dosyayı kaydediyorum.

Şimdi dosya içindeki ayarları içe alma zamanı. Komutumuz şu şekilde olacak:

secedit /configure /db c:windowssecuritylocal.sdb /cfg guvenlikilkesi.cfg /areas SECURITYPOLICY

Gpedit.msc konsolu olsaydı daha iyiydi ama yukarıdaki yöntem de iş görüyor.

Yerel kullanıcıları görmek ve yönetmek için de netplwiz.exe gibi bir aracımız var. Bu araç Bilgisayar Yönetimi konsolundaki kadar güzel bir grafik ortam sağlıyor bize:

Bu konsolda yeni kullanıcı yaratabiliriz, var olan bir kullanıcının parolasını değiştirebiliriz ya da kullanıcıyı silebiliriz. Bir kullanıcıyı seçip Özellikler düğmesini tıklayarak onun grup bilgisini de değiştirebiliriz:

Azeri-Ermeni Savaşı: Şimdi Ne Yapmalı?

Kasım 12, 2020

Azerbaycan Eylül’de başlattığı operasyonlarda büyük bir zafer kazandı.

Ermeniler yenildiklerini kabul ettiler ve imzaladıkları anlaşmayla 30 yıldır işgallerinde bulunan topraklardan çıkacaklarını açıkladılar.

Ermeni yetkililer bunun bir son olmadığını, hatalarını, eksikliklerini kontrol edip daha iyi hazırlanacaklarını söylüyorlar.

Neye hazırlanacaklar? Bu sefer kendilerinin başlatacağı bir savaşa.

Ermenilerin bir durum muhasebesi yaptığı ve yapacağı gibi Türkiye ve Azerbaycan da yapmalı ve mümkünse bir sonraki savaşın olmamasına çalışmalı.

Bu nasıl mümkün olacak?

Sorunlu ülkelerle ilişkiler iki temelde yürütülmeli: Sopa ve havuç.

Rakibimize sopayı göstermeli bazen de tattırmalıyız. Ama sopanın bir maliyeti var.

Ermeniler bu son savaşta maddi-manevi çok kayıp verdi ama Azeriler de verdi.

Şimdi daha fazla kayıp vermemeye odaklanmalı.

Bu da işin havuç kısmına geçmek demek.

Ermenilere havuç göstermeliyiz.

Örneğin, kapalı olan Ermenistan sınırını açabiliriz. Ermenistan’la daha çok ticari ve kültürel faaliyetler yapabiliriz.

Bunun hem ekonomik hem de siyasi çok sayıda yararı olur, en önemlisi de bir sonraki savaşı önleyebilir.

Ek bir yararı da Ermenistan’ı Rusya’ya muhtaç durumdan çıkartırız.

Ermenistan Rusya’ya yanaşıyor çünkü müttefiki olarak görebileceği diğer ülkeler çok uzak, Rusya ise çok yakın.

Ermenistan’la barış yaparsak, ilişkileri geliştirirsek Ermenistan üzerindeki Rusya etkisini de azaltırız.

Şu anda Ermenistan sınırlarını Rusya koruyor.

Eğer Ermenistan Rusya’nın boyunduruğundan çıkarsa Rusya’yı sınırlarımızdan tümüyle atmış oluruz.

Bu da az kazanç değil.

Dolar düşüyor, TL değer kazanıyor

Kasım 11, 2020

Geçen hafta 8.58 TL’ye yükselen dolar bugün 7.84’e düştü ve düşüş daha da sürecek gibi görünüyor.

Ekonomi damada emanet edilmişti, kötü yönetiliyordu, bunun sonucunda da yabancı paralar değer kazanıyordu.

Çare neydi?

Muharrem İnce yalnızca damadın görevden alınmasının bile doları 1 TL düşüreceğini söylemişti, haklı çıktı.

Ali Babacan bozuk ekonomiyi düzeltmenin bir parmak şıklatma kadar kolay olacağını söylemişti, o da haklı görünüyor.

Ekonominin büyük sorunları var, doğru.

Ama yalnızca damadın istifa etmesi, Merkez Bankası’nın başına daha aklı başında bir adamın getirilmesi bile ekonomiyi gözle görülür şekilde toplayabiliyor.

Bu da Ak Parti karşıtlığını yalnızca kötü yönetilen ekonomiye dayandırmanın ne kadar yanlış olduğunu gösteriyor.

Muharrem İnce’nin ve Ali Babacan’ın gördüğünü Erdoğan da gördü ve buna göre eyleme girişti.

Muhalefetin bu kadar bariz çözümü olan sorunlarla ilgilenirken çok daha başka şeylerle de ilgilenmesi gerek.

https://muratyildirimoglu.wordpress.com/2019/12/28/parti-degerlendirme-tablosu/

Spekülasyon Yapalım

Kasım 9, 2020

Damat istifa etti. Alınan duyumlara göre Albayrak Erdoğan’a ulaşamıyormuş; Erdoğan onun telefonlarına dönmüyormuş.

Bir çeşit küsmüş damadına Erdoğan. Sıklıkla yaptığı bir şey birilerine küsmek.

İyi de ne zaman küsüyor? Aldatıldığını düşündüğünde küsüyor.

O zaman damat Erdoğan’ı aldattı bir şekilde.

Ne şekilde?

Özge Ulusoy olayı değil bu; erkek damadım diye için için sevinmiş bile olabilir Erdoğan.

Başka bir şey.

Doğalgaz olabilir.

Albayrak ve onun güdümündeki Enerji Bakanlığı doğalgaz yatakları konusunda Erdoğan’ı aldatmış olabilir. Gerçeği öğrenince de bileti kesilmiş olabilir damadın.

Böyle olup olmadığını nasıl anlarız?

Eğer Enerji Bakanından başlayarak bakanlıktaki üst düzey bürokratlar görevden alınırsa bu spekülasyonun doğru yanları var demektir.

Sol-Sağ, Trump-Biden, CHP-Ak Parti

Kasım 6, 2020

Türk solu Amerika söz konusu olunca Trump’tan da Cumhuriyetçi Parti’den de hoşlanmaz.

Cumhuriyetçi Parti Ak Parti gibidir, Trump da Erdoğan gibi.

Gelin görün ki iş icraata gelince Türk solu Trump’ın yaptıklarına benzer şeyler yapar: Trump, Obama’nın 8 yıllık başkanlığı boyunca onun Amerika doğumlu olmadığını iddia etti, doğum sertifikasını görelim de görelim diye tutturdu.

Türk solu da Erdoğan’ın üniversite diploması yok da yok diye tutturuyor.

Türk solu 1994 yerel seçimlerinden bu yana seçimlerde hile yapıldığını iddia ediyor (her zaman değil; kazandıkları zaman iddia etmiyorlar örneğin).

Trump da şimdi çamura yatıyor, seçimlerde hile yapıldı diyor.

İdris Küçükömer’in sözünde yüzde yüz olmasa da doğruluk payı var: "Türkiye’de sağ soldur, sol da sağ"

Erdoğan Avrupa’yı Kanırtıyor

Ekim 29, 2020

Bazen bir kumaşın küçük bir söküğüne parmağımızı geçiririz, sonra da kanırta kanırta o deliği büyütürüz.

Avrupa söküklü bir kumaş gibi. Büyük bir eylemsizlik içindeler, zayıf politikacılar tarafından yönetiliyorlar, Avrupa dışındaki olaylar için topluca bir karar almaları, eyleme geçmeleri olanaksız gibi bir şey.

Bunun en güzel örneğini İngiltere-Rusya ilişkilerinde görebiliyoruz.

Rus gizli servis ajanları İngiltere’de cirit atıyor, eski Rus ajanlarını ve İngiliz vatandaşlarını öldürüyor, sonra da elini kolunu sallaya sallaya çıkıp gidiyor.

Eski başbakan Thresa May’in tepkisi yalnızca karşılaştıklarında Putin’e surat asmaktı sanki Putin’in çok umurundaymış gibi.

Erdoğan da bunun farkında.

Askerlerimizi Suriye’de Rusya öldürüyor, desteklediğimiz Suriyeli unsurları Rusya öldürüyor, Türk kökenli Müslüman Uygurlara Çin eziyet ediyor ama Erdoğan yalnızca Avrupa’ya esip gürlüyor, suçluyor, aşağılıyor.

Çünkü biliyor ki Rusya ve Çin dişli, onlara sataşmak tehlikeli. O zaman vur Avrupalıya, ağzına geleni söyle.

Ne güzelmiş böyle bir kahramanlık.

Cumhuriyet ve Demokrasi

Ekim 29, 2020

Atatürk’ün en büyük eserim dediği şey Cumhuriyet’tir.

Kişi ve hanedana dayalı olmayan bir yönetim tarzı.

Başka toplumlarda ara ara yaşanmış olsa da bizim geçmişimizde hiç örneği olmayan bir yönetim tarzı.

Atatürk kendisine, ailesine, arkadaşlarına dayalı olabilecek padişahlık benzeri bir yönetim yerine tüm kurumlarıyla tam tekmil bir Cumhuriyet kurmayı başardı.

Cumhuriyet kadar önemli bir başka şeye de yine Kemalistler imza attı: Demokrasi.

Ak Parti’nin ilk yıllarında, Ak Parti’nin politikalarını protesto etmek için yapılan mitingler Cumhuriyet Mitingleriydi.

Kemalistler demokrasinin bir oyun olduğunu düşünüp Cumhuriyet fikrine sarılmayı seçilmişti.

Halbuki demokrasi de Atatürk’ün yolunu izleyen bir başka kişinin, İnönü’nün eseriydi.

İnönü büyük bir devrim yapıp yönetimin demokratikleşmesini sağlamıştı.

Mutlak güce sahipken 1950 yılındaki seçimlerle birlikte o mutlak gücü terk etti, demokrasi içinde mücadeleyi seçti.

Cumhuriyeti kutlarken demokrasiyi de kutlamayı unutmayalım.

Cumhuriyet de bizim, demokrasi de. İkisi de çok değerli, ikisine de gözümüz gibi bakmalıyız.

İstanbul, Hatay, Öcalan, Dağlık Karabağ

Ekim 27, 2020

Atatürk’ü sevmeyenlerin bize sorduğu bir soru vardır: İngilizler neden tek bir kurşun atmadan İstanbul’u bize bıraktı?

Onlara göre İngilizler İstanbul’u terk etmek istememeliydi, savaşmalıydı.

Savaşmadıysalar demek ki Atatürk’ü kolluyorlardı, Atatürk onların adamıydı.

Bu iddia gülünç derecede tutarsız.

İngilizlerin gemisiyle kaçan Vahdettin’i bırakıp Atatürk’ün İngiliz adamı olduğunu iddia etmek ahmaklıktan başka bir şey değil. Ama ahmağımız çok hamdolsun.

Burada yine de Atatürk karşıtlarının hayretler içinde kalmasını sağlayan bir şey de var, kabul etmek gerekir.

İstanbul’u savaşmadan nasıl tekrar aldık?

Bunun nedeni Atatürk’ün ve Atatürkçülerin akılcılığı. Atatürk için savaş bir amaç değil.

Savaş zorunlu olmadıkça yapılmaması gereken bir şey. Çünkü çocukları babasız bırakıyor, ekonomiyi bozuyor, kaynakları boşa harcıyor.

Bu yüzden strateji gücünü kullanmaktan çok göstermekten geçiyor.

Yunanistan’ı yenerek gücümüzü gösterdik, İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasına yığınak yaparak da benzer bir savaşı tekrarlayacağımızı gösterdik.

İngiltere’deki 1. Dünya Savaşı’ndan yaralı-bereli çıkmış halkın yeni bir savaş istememesini de kullandık.

İngilizler paşa paşa terk ettiler İstanbul’u. Tek bir kurşun atmadan. En akıllıca başarılarımızdan birisi.

Atatürk bunun bir benzerini Hatay’da da yaptı. Neredeyse yalnızca diplomasiyi kullanarak Hatay’ı anavatana kattı.

Atatürk sonrasında da bu tutum sürdü. Sovyetler Birliği’nin dağılmasını, güçsüzleşmesini fırsat bildik, 1998 yılında Suriye sınırına yığınak yapıp, Öcalan’ı sınır dışı etmelerini istedik.

Savaşa hazırdık ama savaşa gerek kalmadı, Öcalan sınır dışı edildi. Sonra da amansız bir şekilde izleyip Öcalan’ı teslim aldık.

Dağlık Karabağ’da ise bu tutum terk edildi. Tehdit ve diplomasi yerine kaba bir şekilde savaşa giriştik.

Bu tutum da bir sonuç veriyor; bazı yerleşim yerleri ele geçirildi.

Ama bir aylık savaşın kazanımları halen çok sınırlı.

Kayıplar ise ortada. Ermeniler yüzlerce savaş aracını, binlerce askerini kaybetti. Videolarını görüyoruz.

Ama Ermeniler de kendi videolarını yayınlıyor. Örneğin bir videolarında tek bir çarpışmada elliye yakın Azerinin şehit edildiğini görüyoruz.

Peki, ne yapılabilirdi? Atatürk düşmanlarının o çok şaştıkları işi yapabilirdik; Dağlık Karabağ sınırına yığınak yapıp tehdit edebilirdik, işgal ettikleri bölgelerden çıkmalarını isteyebilirdik.

Bu sopanın yanında havucu da gösterirdik; işgal ettikleri Azerbaycan topraklarından çıkmaları karşılığında Dağlık Karabağ’ın özerkliği hatta bağımsızlığı kabul edilebilirdi.

Bunu yapmak zorunlu çünkü sorun Ermenilerin Dağlık Karabağ’da yaşamaları değil; onlar orada yaşıyor zaten.

Sorun, yaşadıkları yerin dışına taşıp, Azerileri sürüp onların topraklarına el koymaları.

Bu girişim başarılı olabilir miydi?

Denenmediği için bir şey diyemeyiz ama öncelikle bu yolun denenmesi maddi-manevi kayıpları azaltmak için doğru olurdu.