Simplicity is the first casualty in the age of cloud

Eylül 19, 2018

A couple of weeks earlier, one of Microsoft cloud data centers shut down and many clients had difficulty to Access the services.

The explanation of this shut down is many lightnings hitting the electrical grid and and resulting in the failure of cooling systems that caused damage on many hardware devices.

Such disasters could be predicted and have been predicted by Microsoft which created a redundant infrastructure.

So, such a disaster should not be big problem but it was.

Why?

A part of the explanation from Microsoft reads:

“Customer impact began at 4 September at 11:00 UTC. One of the AAD sites for North America is based in the South Central US region, specifically in the affected datacenter. The design for AAD includes globally distributed sites for high availability so, when infrastructure began to shutdown in the impacted datacenter, authentication traffic began automatically routing to other sites. Shortly thereafter, there was a significantly increased rate in authentication requests. Our automatic throttling mechanisms engaged, so some customers continued to experience high latencies and timeouts. Adjustments to traffic routing, limited IP address blocking, and increased capacity in alternate sites improved overall system responsiveness – restoring service levels. Customer impact was fully mitigated at 14:40 UTC on 4 September”

An unbelievable explanation! One of the aims of keeping multiple DCs and multiple sites is to route authentication requests to some DCs in case of nearby DCs’ failure.

And we learn that Microsoft throttles the process of authentication requests for some obscure reasons, resulting in the aggrevation of the problems.

In cloud or premises, we shouldn’t forget not to apply such measures and try to keep the infrastructure as simple as possible.

As for the Active Directory:

We should limit the number of DCs.

We should limit the number of sites: Sites are for slow communications and nowadays, we have almost no slow communication lines.

We should decrease site connector replication intervals.

We should not create site link bridges.

We should not create artifical traffic routing rules, IP address blockings, etc.

In short, our systems shouldn’t be so complex at all. Complexity kills availability.

Reklamlar

Kahraman Bakkal mı Süpermarket mi?

Eylül 17, 2018

“Alışverişi ucuz diye süpermarketten yaparsın ama cenazene mahallenin bakkalı gelir.”

Gerçekten de güzel bir söz, yerinde bir saptama. Mahallenin bakkalı, esnafı bir yerden sonra yakından tanıştığımız kişiler durumuna gelir, sıcak ilişkiler yaşanır.

Peki, buna bakıp süpermarketi bırakalım bakkalımızdan alışveriş yapalım diyelim mi?

Demeyelim.

Her şeyden önce mahalle bakkalının kendisi için bunu demeyelim.

Mahallemizdeki bakkal genç birisi; daha yirmili yaşlarda.

Bakkala girdiğimde çoğu zaman göremiyorum onu; biraz kuytuda uyku ile uyanıklık arasında zaman geçiriyor.

Bakkalı sabah erkenden açıyor, gece geç vakit kapatıyor.

Arkadaşlarıyla buluşuyor mu, sinemaya, tiyatroya gidiyor mu bilinmez.

Kız arkadaşı varsa onunla ne zaman buluştuğu da bilinmeyenler arasında.

TV sürekli açık ve hep ATV izleniyor. Belli ki iktidardan çok memnun.

Görüşleri, dünyaya bakışı statik; değişmesi için gerek de yok gibi.

Öte yanda bir süpermarket şubesi var.

Şubede çalışanlar da genç, aynen bakkal gibi.

Ama onların çalışma saati belli; bakkal gibi uzun saatler çalışmıyorlar.

Markette her zaman 3-4 genç var; sosyalleşme olanakları daha fazla. En azından tek bir kişi değiller.

Daha dinç, bakımlı, canlı görünüyorlar.

Sigortaları var, hafta sonu tatilleri var.

Emeklilik planı yapabiliyorlar, markette yükselme olanakları da var.

Şimdi biz hangisini desteklemeliyiz?

Bakkalımızı desteklemekle ona kötülük yapıyor olabilir miyiz?

Demokrasi?

Eylül 14, 2018

Fotoğraftaki takım elbiseli adam Jacob Rees-Mogg.

Kendisi iktidardaki Muhafazakar Parti’nin ileri gelenlerinden birisi.

Sağdaki şapkalı adamsa Class War adlı radikal grubun önderi.

O ve arkadaşları Mogg’un evinin önüne gelip onu protesto ettiler.

Çocuklarını taciz edip "Senin baban berbat birisi" benzeri şeyler söylediler.

Bu tutum Muhafazakar Parti yetkilileri, muhalefetteki İşçi Partisi yetkilileri ve hatta İngiliz Kilisesi’nin başı Justin Welby tarafından kınandı, lanetlendi.

Şimdi de fotoğrafın soluna bakın.

İktidardaki partinin önde gelen adamının evinin önünde, radikallerin yaptığı protestoyu izleyen iki polisten birisi var orada.
Radikaller ne kadar berbat bir protesto yaparsa yapsın dövülmedi, tutuklanmadı, olmadık terörist örgütlerin üyesi olmakla suçlanmadı.
Özlediğimiz demokrasi ne denirse işte budur diyebiliriz.

Kadınlar, yeterince temsil edilmeyen gruplar ve göçmenler

Eylül 12, 2018

Susan Jocelyn Bell Burnell ya da kısaca Bell Burnell, Temel Fizik Alanında Çığır Açıcı Buluşlar Ödülü’nü aldı.

3 milyon dolar değerindeki bu ödül kendisinden önce Stephen Hawking, CERN’de Higgs bozonunu bulan bilim insanlarına ve LIGO projesinde yerçekimi dalgalarını bulan bilim insanlarına verilmişti.

Bell Burnel’in fiziğe en büyük katkısı “Atarca” (Pulsar) adı verilen yıldızları bulmaktı. Burnell, Cambridge Üniversitesi’nde doktora öğrencisiyken radyoteleskop verilerindeki bir olaya dikkat etmişti. Bazı yıldızlar düzenli periyotlarla radyo dalgaları yayınlıyordu. Burnell’in danışmanı onun bulgularını önceleri dikkate almamış, bunları ölçüm hataları şeklinde yorumlamıştı. Daha sonra bunların gerçek olduğu anlaşıldı ve bu bulgu sayesinde danışman Anthony Hewish 1974 yılında Nobel Fizik Ödülü’ne layık görülürken Burnell’in adı bile anılmadı.

Burnell’in buna içerlediği açık. Ödülle gelen 3 milyon doları İngiltere’deki Fizik Enstitüsü’ne bağışlamaya karar verdi. Bağışın koşulu fizik alanında çalışan kadınlara, yeterince temsil edilmeyen gruplara ve göçmenlere burs verilmesi. Çünkü Burnell’in burs verilmesini istediği gruplardan kendisi gibi ihmal edilmiş ama yeni buluşlara imza atacak kişiler çıkabilir.

Şu anda tüm dünyada ve ne yazık ki Türkiye’de göçmenler itilip kakılıyor, aşağılanıyor.

Dünya böyleyken Burnell’in hareketi daha büyük anlam kazanıyor.

Türk ekonomisine sistemli saldırı mı?

Eylül 9, 2018

Ak Parti hükümeti son aylarda Türk lirasında yaşanan büyük değer kaybını Amerika’nın sistemli saldırısına bağlıyor.

Yetkililere göre ekonomik durumumuzda bu değer kaybını haklı kılacak bir durum yok; aslında her şey güllük gülistanlık ama namert güçler bize saldırıyor.

Paranın değer kaybetmesi bize özgü değil. Arjantin’in parası da yılbaşından bu yana yüzde 45 değer kaybetti.

Önlem olarak onlar çeşitli işler yaptılar: Faizleri arttırdılar (yüzde 60’a çıkardılar) ve IMF’ye başvurdular.

Şunu demediler: “Ekonomimiz aslında çok sağlam, hep bu yurtdışı güçler yüzünden sorun yaşıyoruz

Sokakta nohutlu pilav satan adama “Biz evde yapıyoruz, bu lezzeti yakalayamıyoruz. Nohutlu pilavının sırrı nedir?” diye sormuşlar.

O da “Sır falan yok, o sizin salaklığınız.” demiş.

Türk ekonomisine saldırı filan yok.

O Ak Parti’nin ekonomiyi kötü yönetmesi yalnızca.

Mit değil gerçekmiş

Ağustos 28, 2018

Lazer yazıcıların basılan belgelere mikro noktalar bastığı, bu noktalar yardımıyla belgeyi basan yazıcının bulunabileceği hep söylenirdi.

Mit gibi görünen bu iddia gerçek çıktı.

Amerika’nın elektronik haber alma örgütü NSA’de çalışan birisi bu şekilde yakalandı ve 5 yıl hapis cezası aldı.

NSA’de çalışan Reality Winner adındaki çalışan, 2016 seçimlerine Rusların etkisine ilişkin bilgileri yazıcıdan bastırıp Intercept adındaki Web sitesine göndermiş.

Site de bu bilgileri yayınlamadan önce NSA’e bilgilerin gerçek olup olmadığını sormuş.

NSA yetkilileri kendilerine gösterilen belgelerdeki mikro noktaları inceleyip hangi yazıcıdan çıktığını bulmuşlar, oradan da Reality Winner’a ulaşmışlar.

Bir puro bazen yalnızca bir purodur

Ağustos 26, 2018

Freud, düşlerimizin, yaptığımız şakaların, dil sürçmelerinin bilinçaltımızda yatan şeyleri simgelediğini söylüyordu.

Bunu duyan kişiler söylediğimiz şeyleri, söylemediğimiz şeyleri, yüz ifadelerini vb. değerlendirip bunların hep simge olduğunu iddia etmeye başladı.

Freud kendi kuramının bu aşırı yorumlanışı karşısında “Bir puro bazen yalnızca bir purodur” şeklindeki ünlü sözünü söyledi.

Yani, her şeyin altında derin anlamlar aramaya gerek yok.

Erdoğan bugün şöyle demiş: “İçimizdeki bazı gafiller sanıyorlar ki mesele Tayyip Erdoğan meselesidir. Sanıyorlar ki mesele, AK Parti meselesi. Hayır, mesele, Türkiye meselesidir. Mesele, milletimizin şahsında sembolleştirdikleri İslam meselesidir."

Erdoğan başından beri Amerika ve Trump ile yaşanan gerginliği Türkiye’ye ve kendisine karşı bir savaş olarak tanımlıyor.

Ona göre mesele rahip Brunson değil, cezaevlerinde tutulan ve Amerika’nın serbest bırakılmasını istediği kişiler değil.

Erdoğan sürekli Brunson’ın ve diğerlerinin arkasında başka bir şey bulmaya çalışıyor.

İslam dünyasının, Türkiye’nin yok edilmeye ya da diz çöktürülmeye çalışılması gibi.

Halbuki bir puro bazen yalnızca bir purodur ve Amerika’nın istediği yalnızca Brunson başta olmak üzere Amerikalıların ve ABD elçiliklerinde çalışan Türk görevlilerin serbest bırakılmasıdır.

Erdoğan bunu ne kadar kısa zamanda idrak ederse hepimiz için o kadar iyi olur.

İngiliz İşçi Partisi’nin Gelişimi CHP’ye Örnek Olabilir mi?

Ağustos 25, 2018

CHP uzun zamandır halkın çoğunluğunun desteğini alamıyor, güvenini sağlayamıyor.

CHP uzun zamandır iktidar olamıyor.

Bu arada, Ak Parti de 2002 yılından bu yana kesintisiz iktidarını sürdürüyor.

Benzer bir dönem İngiltere’de de yaşandı.

Muhafazakar Parti 1979 yılındaki seçimleri kazanıp iktidara gelince İşçi Partisi 1997’ye kadar iktidar yüzü görmedi.

Ama İşçi Partisi 1997 seçimlerini kazanınca da bu sefer 2010 yılına kadar iktidarda kaldı.

Muhazafakar Parti’nin 18 yıl iktidarda kalmasının nedeni neydi?

Sonrasında İşçi Partisi nasıl 13 yıl iktidarda kalabildi?

Bu soruların yanıtları CHP için de aydınlatıcı olabilir.

İngiliz İşçi Partisi 1893 yılında sosyalist-komünist köklerden doğdu.

İşçi Partisi kapitalizmin ilk olarak yeşerdiği bir ülkede kapitalizm karşıtı politikaları savunuyordu.

Parti programının 4. maddesi üretim, dağıtım ve finans araçlarının devletleştirilmesi gerektiğini söylüyordu.

İşçi Partisi İkinci Dünya Savaşı’nın sonundaki seçimlerde iktidara geldiğinde, bu program uyarınca devletleştirmeler yaptı; madenler, fabrikalar, bankalar, çeşitli hizmetler devletleştirildi.

Bundan sonrası karışık: İşçi Partisi’nden sonra iktidara gelen Muhafazakar Parti tekrar özelleştirme yaptı, İşçi Partisi seçimleri kazanınca yine devletleştirme yaptı, böyle sürdü gitti.

Bu gidiş 1970’lerin başında dünya çapında yaşanan sorunlarla birlikte, ülkeyi neredeyse umutsuz bir duruma sürükledi.

Ülke elektrik kesintileriyle, bitmek bilmeyen grevlerle, toplumsal huzursuzluklarla sarsılıyordu.

Kuzey İrlanda’nın İngiltere’den ayrılmasını savunan IRA örgütünün silahlı eylemleri durumu daha da karmaşıklaştırıyordu.

Enflasyon yüzde 25’i buldu, işsizlik arttı.

Bu durum 1979 yılında Thatcher önderliğindeki Muhafazakar Parti’nin iktidara gelişine kadar sürdü.

Thatcher piyasaya ve özel sektöre inanıyordu.

Radikal şekilde özelleştirmeler yaptı. Hemen her devlet işletmesini sattı.

Verimsiz kömür madenlerini kapattı; kömürleri Güney Afrika’dan getirtmek daha ucuza mal oluyordu.

Enflasyonu düşürmek için faizleri yüzde 17’ye kadar yükseltti.

Özelleştirmeler ve madenlerin kapatılması gibi nedenlerle işsizlik biraz daha arttı.

Yine bu önlemler nedeniyle ekonomi 1980 ve 1981 yıllarında art arda küçüldü.

Muhafazakar Parti içinde bile Thatcher’ın politikalarının yanlış olabileceği tartışılmaya başlandı.

Ama Thatcher “Demir Lady” idi. Bildiğinden şaşmadı.

Thatcher’ın uygulamaları olumlu sonuç vermeye başladı. 1981’den sonra ekonomi düzenli olarak büyümeye başladı.

Büyüme %6 rakamına bile ulaştı! Sanayileşmesini tamamlamış ülkeler için büyük bir rakam bu.

Yüzde 17’ye çıkarttığı faizler yüzde 6’ya kadar düştü.

Herkes memnundu.

Bu dönemde İşçi Partisi büyük bir bunalımda.

Muhafazakar Parti’ye alternatif olamıyorlar.

Kuruluşlarından beri parti tüzüğünde yer alan devletleştirmeyi savunmayı sürdürüyorlar.

Bu da halk nezdinde kabul görmüyor.

Ama iyi bir şey yapıyorlar; her yenilgide partinin başındaki kişi istifa edip yeni insanlara, yeni programlara yer açıyor.

Tony Blair adındaki genç politikacı bu dalganın sonucunda 1994’te partinin başına geçecek ve 1997 seçimlerinde partinin makus talihini yenecek.

Blair pragmatik birisi; özelleştirilen işletmelerin iyi gittiğini herkes gibi kendisi de görüyor ve devletleştirme yapmayacağını söylüyor.

Partisini de bu yönde dönüştürüyor; parti tüzüğünün dördüncü maddesinden devletleştirmeyle ilgili kısımları çıkartıyor.

1997’de seçimleri Tony Blair liderliğindeki İşçi Partisi kazanıyor.

İşçi Partisi’nin Tony Blair liderliğinde devletleştirme politikasını terk ettiğini söylemiştik.

Blair genel olarak ekonomiye dokunmuyor; ekonomi Thatcher’ın çizdiği yolda, serbest piyasa ve özel sektör ağırlıklı olarak yoluna devam ediyor.

Bu sayede, devletin bütçe açığı giderek azalıyor, enflasyon düşüyor, işsizlik azalıyor.

Peki, sol ağırlıklı bir iktidar ekonomiye dokunmuyorsa ne yapacak?

Yapacak çok iş var.

1998’de Tony Blair’in en görkemli işlerinden birisi olarak IRA ile anlaşma yapılıyor.

Yıllardır süren ve binlerce kişinin ölümüne neden olan terör bitiyor.

Bilgi Edinme Hakkı yasasıyla devletin elindeki bilgilere erişimi sağlıyor.

Hukuk alanında değişiklikler yapıyor; önemli uluslararası anlaşmalar iç hukukun bir parçası haline geliyor, yeni bir yüksek mahkeme kuruluyor.

Eşcinsel birlikteliklerin evlilik benzeri haklara sahip olması sağlanıyor.

Eğitime ve sağlık sistemine büyük yatırımlar yapıyor.

Asgari ücret yasasını çıkartıyor; ondan önce asgari ücret diye bir kavram yok İngiltere’de.

Ayrıca yerel yönetimleri güçlendiriyor. İskoçya ve Galler’de yerel parlamentolar kuruluyor ve bu bölgeler birçok politikalarını yerel olarak belirleyebiliyor.

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi iki taraflı bıçak: İyi ve kötü yönleri var.

Güçlü, özerk yönetimler kendi yörelerindeki insanlara nefes alma olanağı verir ve hizmetlerin yerelden daha iyi verilmesini sağlarken ayrılık isteklerini de kuvvetlendirebiliyor.

İskoçya’nın bir çeşit özerkliğe kavuşmasından sonra bunu yeterli görmeyip bağımsızlık isteğinde bulunanların sayısı artıyor örneğin.

Bu istekler henüz genele yayılmıyor; yapılan referandumlarda İskoç halkı bağımsızlık aleyhinde oy kullanıyor.

Ama İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkma kararında bu bölgelerde çoğunlukla kalma yönünde karar veriliyor.

Bu da İskoçların ve Gallerin yerel yöneticilerinin, İngiltere’nin genel politikası dışında, Avrupa Birliği’nde bir şekilde kalmayı istemelerine neden oluyor, işler daha çok karmaşıklaşıyor.

İşçi Partisi’nin bu tarihinden CHP’nin çıkaracağı çok ders var.

Hürriyet’in Web sitesini berbat edenler şimdi de Habertürk’te çalışıyor gibi

Ağustos 14, 2018

Bir süre önce Hürriyet’in Web sitesi yenilendi. Site bir garip oldu.

Haber akışında yer alan fotolara ya da alttaki kutulara tıklıyorsunuz, ilgili haber değil de bir sonraki ya da önceki haber geliyor örneğin.

Şimdi Habertürk’te de benzer bir durum var.

Bir ekip gazeteleri gezip siteleri mahvediyor, kullanılmaz hale getiriyor anlaşılan.

Fanatiklik işe yaramaz

Ağustos 10, 2018

Humeyni bir fanatikti.

Irak-İran savaşı ne pahasına olursa olsun devam etsin, Irak yenilsin diyordu.

Ama Irak’ın yenileceği yoktu.

Olan İran’ın gençlerine oluyordu, milyonlarcası ölmüştü ve ölmeye devam ediyordu.

İranlı yetkililer Humeni’ye gidip durumu açıkladılar ve barış anlaşması yapılmasını istediler.

Humeyni barış anlaşmasını imzaladı ama yaptığı konuşmada bu imzayı zehir içmeye benzetti. Kendisine o kadar zor geliyordu.

Bizdeki fanatiklerin de kendilerine çok zor gelecek işleri yapması gerekecek.

“Bizim Allahımız var” demeyi bırakıp kul işi önlemlere yönelmesi gerekecek.

Damadı şutlayıp aklı başında birisini ekonominin başına getirmeleri gerekecek.

Piyasa ve ekonomi bilimiyle didişmek yerine piyasanın ve ekonomi biliminin gerektirdiklerini yapmaları gerekecek.