Ak Parti Türkiye’ye köstek oluıyor

Aralık 12, 2019

Ak Parti döneminde teknolojiye erişimimiz kısıtlanıyor.

Paypal, Uber, Booking.com gibi sitelere ve uygulamalara erişemediğimiz gibi hızlı İnternet bağlantısında da sınıfta kalıyoruz.

Ak Parti, ileri gitmek isteyen Türkiye’nin ayağına dolanıyor.

Sanatçı mı Militan mı?

Aralık 9, 2019

Bugün Cumhuriyet’in Web sitesinde iki haber var.Birincisi Genco Erkal’ın 60. Sanat Yılı’nı konu alıyor. Haberin başlığı “Yılmadı, Yorulmadı, Yolundan Dönmedi” şeklinde.

“Yılmadı”yı anladık, “Yorulmadı”yı da anladık peki “Yolundan dönmedi” ne anlama geliyor? Genco Erkal’ın yolu neydi ki?

Bu başlık ve haber içindeki Genco Erkal’ın yorumları bu yolun ne olduğunu açıklıyor:

“Özellikle bizim gibi aydınlanma devrimini tamamlamamış, eğitim düzeyi düşük, sanatla kültürle bağlantısı çok iyi olmayan, uygarlık açısından da gelişime ihtiyacı olan toplumlarda, sanatçının görevi aydınlanma hareketinin içinde bulunmak ve insanları ileriye götürecek çalışmalar yapmaktır. Tiyatronun da görevi var. O yüzden politik tiyatro yapıyoruz.”

Genco Erkal düşüncelerini biraz utangaç şekilde, çok tepki çekmeyecek şekilde belirtmiş. Aslında temsil ettiği sanat anlayışı, sanat yalnızca toplumu siyasi olarak dönüştürmek için yapılır şeklinde.

Kültür ve sanatta sorunumuz uzun zamandır bu. Bir sol kanat var sanatta, bir de sağ kanat. İkisi de sanat dedikleri şeyi davaları için, “yol”ları için bir araç olarak kullanıyorlar. Genco Erkal gibileri solda Emine Yüksel Şenler gibileri de sağda bunu yaptılar hep.

Sanat tabii ki yalnızca sanat için değildir. Sanatın içinde her şey ele alınır; aşk, savaş, barış, doğa, toplumsal sorunlar, mücadeleler, kişisel hesaplaşmalar… Ama sanat bunlardan tek birine indirgenemez. Sanata amaçlar, davalar bağlamak, sanatçılara da yol çizmek doğru değildir.

Bunu yaparsak ne olur? Sanatçı ile dava adamı-militan birbirine karışır. İkinci haberdeki gibi bir olayı duyduğumuzda kişinin sanatçı mı militan mı yoksa ikisinin karışığı bir şey mi olduğunu anlayamayız.

 

CHP Ne Yapacak?

Kasım 25, 2019

Aralık ayının başlarında İngiltere’de seçim var. Yapılan yoklamalarda bizdeki CHP’ye karşılık gelen İşçi Partisi ağır bir yenilgiye uğrayacak gibi görünüyor.

İşçi Partisi yenilgiye uğrar, uğramaz, belli olmaz.
Ama belli olan bir şey var, o da İşçi Partisi başa gelirse yapacakları: Demiryollarını, posta idaresini, su ve enerji sektörünü devletleştirecek, özel okulları kapatacak, yıllık 80 bin pounddan fazla kazananların vergisini arttıracak, sağlık sistemine, eğitim sistemine ve sosyal konut yapımına para ayıracak.

Peki, iktidara gelirse CHP’nin ne yapacağını biz biliyor muyuz?
1) Ak Parti’nin özelleştirdiği işletmeleri kabullenecek mi yoksa yeniden devletleştirecek mi?
2) Ak Parti’nin garanti verdiği işletmeler için (havaalanları, otoyollar, hastaneler vb) ne gibi bir politika uygulayacak?
3) Zorunlu din dersi, İmam Hatip okulları, İlahiyat fakülteleri konusunda ne yapacak?
4) YÖK devam edecek mi ortadan kaldırılacak mı?

Sorular arttırılabilir.

Bu sorulara net yanıtlar verilmeden CHP’nin iktidara gelmesi felaketle sonuçlanabilir.

Sen nesin Amerika? Dost musun Düşman mısın?

Kasım 14, 2019

Her kesimin nefret ettiği bir ülke Amerika: Amerika dünyayı sömürüyor, Amerika insanları kırıyor, savaşlara neden oluyor. Her kötülüğün kaynağı.

Bir yandan da dostuz Amerika’yla. Erdoğan’ın en sevdiği dünya liderlerinden birisi Trump. Onunla iyi anlaşıyor.

Ama aşağıdaki sözlerinden de görülebileceği gibi onun da kafası karışık: Türkiye’ye zarar vermeye çalışan terör örgütüne silah ve para yağdıran bir Amerika’ya gidip iyi sonuçlar almaya çalışıyor. Ya ilk dediğine inanmıyor ya da kötü Amerikayı ikna edebileceğine inanıyor.

Bu tutum Erdoğan’a özgü değil. Herkesin kafasında karışık bir Amerika görüntüsü var: Amerika kötü, Amerika iyi.

Kafaları netleştirmenin zamanı geldi de geçiyor.

Şu sorulara somut yanıtlar verebilmek gerekli:

Amerika’yla ilişkimizde biz sömürüldük mü? Sömürüldükse nasıl sömürüldük ve belgeleri, rakamları nerede?

Amerika Türkiye’deki terör örgütlerini destekliyor mu? Destekliyorsa kanıtları nelerdir?

Amerika şimdiye kadar bize ne gibi kötülükler yaptı, ne gibi iyilikler yaptı?

 

Erdoğan’ın konuyla ilgili sözleri:

“Yani Amerika’nın 32 bin, 33 bin tır silah, mühimmat, araç gereç gönderdiği bir ülke. Kime gönderiyor bunu? Suriye devletine değil, terör örgütlerine gönderiyor. Niye gönderiyor? Terör örgütleri burada çok ciddi bir yapılanmaya girsin ve bu yapılanmayla birlikte de kime karşı elde ettikleri bu silahlarla, bu mücadeleyi verecekler? Herhalde Türkiye’den başkası değil.”

İnci ve Balina Kusmuğu

Ekim 28, 2019

Hemingway’in ünlü bir romanı var: İnci. Romanda bir inci avcısı normalden çok büyük bir inci bulur ve bunu iyi bir fiyata satmak ister. Ama kasabasındaki inci tüccarları (Hemingway’in iddiasına göre aslında hepsi aynı firmanın adamlarıdır) inci avcısına istediği fiyatı vermezler, olay böyle başlar.

Hemingway çok görmüş geçirmiş bir adamdır ama bu iddiasında bayağı saçmalamıştır. Zamanının akımlarına uyup serbest piyasayı, arz-talep yasasını yok saymış her şeyi komploya bağlamıştır.

Çevremizde de bu türlü iddiaları dile getirenler çok olur. Örneğin tüm emlakçılar aralarında anlaşır ve bir evi değerinden düşüğüne almak isterler. Uyanık satıcı bu komployu anlayıp evini satmaz. Sonra aynı satıcının evini o fiyata sattığına tanık oluruz çünkü fiyatlar piyasada oluşur ve genelde komplo kuralları işlemez.

Neyse, dönelim İnci’ye. Aşağıdaki haberde okuyabileceğiniz gibi İnci’dek olayın benzeri gerçekleşmiş. Hiç kimse adamın elindeki değerli balina kusmuğunu yok pahasına almaya kalkışmamış anlaşılan.

Gerçek hayat böyledir. Komplolara çoğunlukla gelmez.

“Türkiye’de her şey A’dan Z’ye bozuktur.”

Ekim 19, 2019

Başlıktaki ifadeyi kaç kez duyduğumuzu anımsamıyorum.

En çok da Çetin Altan’dan okumuştum. Çetin Altan, İnönü zamanının başbakanı Refik Saydam’ın “Her işimiz A’dan Z’ye bozuktur.” şeklindeki sözüne yazılarında sayısız kez yer vermişti.

Refik Saydam ve Çetin Altan dışında buna benzer sözleri yakın çevremizde de çok duymamız mümkün.

Bazen bu söz ülke çapındaki durumu göstermekten çok “Askeriyede her şey yanlış”, “Bizim şirkette her şey yanlış”, “Milli Eğitim Bakanlığı’nda her şey yanlış” gibi alt nesnelere de yönelik olabiliyor.

Bu sözü söylemek, söyleyene daha yüce bir konum kazandırmayı amaçlıyor: “Vay be, adam o kadar uzman ki her şeyin yanlış olduğunu görebiliyor.”

Ama bu sözü söyleyenden ne demek istediğini biraz açmasını istediğimizde, çoğunlukla iş, konuşan kişinin kurumunda uğradığı haksızlıkları gösteren örneklerin bitmez tükenmez şekilde anlatımına dönüşüyor.

Her şeyi bilen ulvi kişi bir anda “Benim değerimi bilmediler, beni yükseltmediler, bana istediğim parayı vermediler” diyen ben merkezli, bencil bir insana dönüşüyor.

Peki, bu sözün tersine, Türkiye’de her şey yolunda mı?

Tabii ki değil.

Türkiye’de yanlış giden çok şey var.

Ama yolunda giden, düzgün işleyen de çok şey var.

Önemli olan “Her şey yanlış” demeden ya da “Sorun yok, her şey yolunda, yalnızca bizi çekemiyorlar” demeden durumun muhasebesini yapmak, yanlışları saptayıp bunların nasıl düzeltileceğine ilişkin kafa yormak.

Eğitimde işlerin yolunda gitmediğine mi inanıyoruz? Olabilir. Ben de bunu düşünüyorum.

Ama yolunda gitmeyen nedir?

Zorunlu din dersi mi, İmam Hatiplerin çoğalması mı, sınavlarda matematik ve fen bilimleri performansının düşük çıkması mı?

Sorun bunlarsa önerimiz nedir? Zorunlu din dersi kaldırılsın mı, İmam Hatipler kaldırılsın mı, 4+4+4 şeklindeki sistem devam etsin mi, sınavlar nasıl yapılsın?

Bu soruları düşünmek birden olayı anlamsız genellemelerden somuta indirgemek olur. Bu sorulara şu ya da bu şekilde yanıt verebiliriz. Normali budur.

Benzeri şirketimiz için de geçerli. Şirketimizde yolunda gitmeyen nedir? Ürünler mi kötü, terfi sistemi mi kötü, maaşlar mı kötü? Ürünleri ya da terfi sistemini düzeltmek için önerimiz var mı?

Bunları düşünmek ve çözüm önerileri üretmek yerine “Amaann ben söylesem de kimse dinlemez” mi diyoruz? Denedik mi de böyle düşünüyoruz?

Denemiş ola da biliriz ve bir şey değişmemiş görünebilir. Hemen her şeyin hızlı bir şekilde yoluna girmesini beklemek gerçekçi değil. Bu türlü dönüşümler hep zaman alır.

Çalıştığımız kurum ya da yaşadığımız ülkeyi toptan kötülemek ve bunu da ben merkezli ve bencil bir şekilde yapmak yerine hep somut sorunları düşünüp somut öneriler getirmeye çalışsak hem kendi hayatımız hem de ülkemiz daha güzel olur.

Savaşı sorgulamak hainlik midir?

Ekim 15, 2019

Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı’ndaki en yetenekli ve başarılı generallerinden birisi (belki de birincisi) Patton’dı.

Savaşın bütün şiddetiyle sürdüğü bir zamanda, Patton hastanede yaralıları ziyaret ederken korkudan ağlayan bir askeri görüp tokatladı.

Bu olay Amerikan gazetelerine yansıdı ve Patton görevden alındı.

Habere yer veren gazeteler savaşan askerlerin morali bozulabilir mi diye düşünmedi.

Haberi verenler ihanetle suçlanmadı.

Savaş, komutanlar, askeri kararlar her zaman siviller tarafından sorgulanabilir ve sorgulanmalıdır.

Biz niye savaşıyoruz, neden Arap’ı,Amerikalısı, dostu düşmanı son harekata karşı diye sormamız lazım.

Bu savaşın maliyetini sorgulamamız lazım.

Savaşta yapılan yanlışlar nelerdir, sormamız lazım.

DAEŞ’in yakarak öldürdüğü iki askerimizin bilgisi bile resmi olarak kabullenilmedi.

Önceki operasyonlarda yaşanan beceriksizlikler nedeniyle çok değerli Leopard tanklarımız kaybedildi ama bilgisini yalnızca yabancı haber organlarından öğrenebiliyoruz.

Tartışmadan başarıya ve zafere ulaşılamaz.

Soru soran herkes hain değildir.

Kurtuluş Savaşı’nın en şiddetli zamanlarında bile mecliste hesap sorulabiliyordu. Şimdi neden sorgulamaktan çekiniyoruz?

Unutmayalım, İkinci Dünya Savaşı’nı en değerli generalini görevden alabilen Amerika kazandı.

Magellan, Elcano, İspanya, Portekiz

Ekim 3, 2019

Bu yıl Magellan’ın dünya turunun 500. yılı.

Bu yıldönümü İspanya-Portekiz ortak etkinlikleriyle kutlanıyor.

Neden hem İspanya hem Portekiz?

Çünkü Magellan bir Portekizli. Ama dünya turu için ona beş gemiyi ve yüzlerce gemiciyi sağlayansa İspanya kralı.

Magellan dünya turunu tamamlayamadan Filipinlerde öldürüldü.

Dünya turunu tamamlayanların başı onun yardımcısı olan Elcano oldu.

Elcano da Bask asıllı bir İspanyol.

Şimdi İspanyollar diyesi ki hep Magellan Magellan deniyor, olayın asıl kahramanı İspanyol Elcano. Biraz da onu analım artık.

Zaten parayı da zamanında İspanya kralı verdiydi.

Burada Basklı yetkililer de devreye giriyor. Diyorlar ki Elcano bizden biriydi, İspanya Basklılara baskı uyguladığı gibi Elcano’yu da Basklı olduğu için bugüne kadar hep unutturmaya çalıştı!

Dünya turunu gerçekleştirmenin onuru paylaşılamıyor anlayacağınız.

Berbat bir film: Organize İşler Sazan Sarmalı

Eylül 23, 2019

Bu filme berbat demek doğru mu bilmiyorum.

Namussuz bir film desek daha doğru olabilir.

Çünkü her zaman söylendiği gibi namus iki bacak arasında olan şey değildir çoğunlukla.

Bu film niye berbat?

Yılmaz Erdoğan üretme zorluğu yaşamış.

Üretemeyince orijinal filmi tekrarlamış:

Dürüst bir kabadayı: İlk filmde Cem Yılmaz, bunda Kıvaç Tatlıtuğ.
Dürüst, sert kabadayının güzel sevgilisi: Her iki filmde de o sert adama posta koyabilen güzel kadınlar.

Aynı Espri: Para nerede araba nerede. Büyük utanmazlık.

Bu saçmalığa, yaşlandığını kabul etmek istemeyen Yılmaz Erdoğan’ın iki de bir kendisini atletik vücuduyla sergileme çabasını ekleyin, aha film bu.

Vaktimize, paramıza, Türk sinemasına yazık.

Aşağılık bir film bu.

Son dönem komedi filmleri

Ağustos 31, 2019

Birkaç gün önce Eyvah Eyvah 3’ü izledim.

Ondan önceki zamanlarda da Gülse Birsel’in Aile Arasında’sı da aralarında olmak üzere, birkaç komedi filmi izlemiştim.

Eyvah Eyvah 3 ve diğer filmler genel olarak güzel, zaman geçirmek için ideal ama izlerken ve izledikten sonra ağzımızda bir olmamışlık duygusu da bırakıyor.

Özellikle Eyvah Eyvah 3 için geçerli bu durum.

Ata Demirer diğer filmlerinde olduğu gibi iyi başlıyor: Türkiye içinde bile değişik kalacak bir bölge, yöresel ağızlar ve adetler, güzel manzaralar, güzel insanlar.

Sonra ortalarından başlayarak filmin akışı saçma sapan bir hal alıyor: Bir değil iki yasa dışı oluşumla (birisi balıkçı kılığında mafya, diğeri köylülerin hayvanlarını kesip satan haydutlar) mücadele, romantik filmlere özgü tam ortada bir kavga-anlaşmazlık, basit ve ilkel olduğu için ya da yozlaşmış büyük kentler yerine Anadolu’nun bağrında, kirlenmemiş bölgelerde yaşandığı için insana hoş gelmesi umulan, insanlar arası ilişkiler.

Ata Demirer ve diğer film yapımcıları konuyu ve insanları oya gibi işlemek yerine basite ve ucuza kaçmayı yeğliyorlar.

Yeğliyorlar mı yoksa çapları mı o kadar, bu da tartışılır.

1970’lerde Kemal Sunal’ın ilkel mi ilkel filmleri vardı; çoğunlukla hikaye yok, bütün güldürü kaba saba mimikler ve küfürlerden oluşuyordu.

Konu olduğu zaman da (Hababam Sınıfı gibi) neredeyse 6 yaş çocuğu düzeyinde bir konu oluyordu.

Şimdiki filmlerin o filmlere göre daha ince olduğu tartışılmaz.

Yalnızca yeterince ince ve akıl ürünü değiller.

Benim yorumum şu şekilde:

Kemal Sunal filmleri, kişi başı geliri 1500 dolar civarında bir Türkiye’nin zihinsel düzeyine karşı geliyordu. 1500 dolarlık Türkiye’de her şey basit ve ilkeldi. O zamanlar Türkiye dünyadan tecrit olmuş gibiydi. Yabancı filmler aylar ya da yıllar sonra Türkiye’ye geliyordu. Ekonomimiz küçüktü; neredeyse ihracat yapmıyorduk. İthalat bile büyük ölçüde petrolden oluşuyordu. İnsanlar ceplerinde 1 dolarla bile yakalansalar hapis cezası alıyordu. Gazetelerin ekonomi sayfası bile yoktu ve 16 sayfayı zor buluyorlardı.

Ata Demirer, Cem Yılmaz, Gülse Birsel, Yılmaz Erdoğan filmleri kişi başı geliri 9 bin dolar civarında olan bir Türkiye’ye karşılık geliyor. 9 bin dolarlık Türkiye dünyayla büyük ölçüde bütünleşmiş bir Türkiye. Yabancı filmler dünyayla aynı anda gösterime giriyor. İhracatımız 2018 yılında 168 milyar dolar oldu. Sıradan insanlar bile ekonomik kavramları öğrenmeye başladı. Gazetelerin ekonomi sayfaları en önemli bölümleri neredeyse.

9 bin doların 1500 dolardan fazla olması gibi, filmlerin düzeyi de, içeriği de farklı.Şimdinin filmleri daha zengin içerikli. Espriler daha kaliteli.

Ama yeterince zengin, yeterince kaliteli değiller. Özellikle yabancı film ve dizilerle karşılaştırıldığında bizimkilerin çoğunluğunun döküldüğünü görmemek mümkün değil.

Komedi ya da dram filmlerinde daha fazla akıl ve inceliği yakalamak için sanırım kişi başı geliri 30-40 bin dolar olan bir Türkiye’yi beklememiz gerekecek.