Forrest Gump romanının yazarı Winston Groom 77 yaşında ölmüş

Eylül 18, 2020

Forrest Gump kitabını okumadım ama filmini izledim ve bana çok anlamlı gelmişti.

Bence ana fikri yaşamı çok fazla karmaşık hale getirmemek, basit yaşamaya çalışmak, çok zorlamamak ve belki de en önemlisi kendinle barışık olmaktı.

Kitabın kahramanı Forrest tam bu şekilde yaşarken çok sevdiği kadın tam tersine bir yaşam sürmeye çalışıyordu. Hırsları, özlemleri çok büyüktü ve bu yüzden başı belaya giriyordu. Doğduğu kasabaya ölümcül hasta olarak döndüğünde yaptığı şey doğup büyüdüğü evi taşlamak oldu, çünkü sorunlarının kaynağı olarak o evi görüyordu. Halbuki insanların çoğu ideal ortamlarda ("evlerde") doğup büyümüyor. İdeal denilen ortamlarda doğup büyüyenler de mutlu olacak, başarılı olacak diye bir şey yok.

İnsanın mutsuzluğu değil mutluluğu kovalaması gerek. İyi yaptığı işlere yönelip iyi insanlarla birlikte olmaya çalışması gerek. Ailesini, geçmişini suçlamadan yapabileceklerine odaklanması gerek.

Groom öldü ama eseri bu düşüncelerle hep yaşayacak gibi.

Mustafa Kemal mi yoksa Mustafa Kemal Atatürk mü?

Eylül 14, 2020

CHP içinde çok sayıda 12 Eylül öncesi aşırı sol fraksiyonlardan gelen kişi var.

Bu kişiler eski tür örgütlerinde iş yapamayacaklarını bildikleri için bir kitle partisine kapılanma yolunu seçiyor ve partinin geneli düşünüldüğünde sayıca az olmalarına karşın örgütte hızlı bir şekilde ilerliyorlar.

Canan Kaftancıoğlu ile başlayan son tartışma boş bir tartışma değil.

Bu kişileri görmek için iyi bir test sayılabilir.

Burak Bilgehan Özpek-Düş kırıklığı

Eylül 14, 2020

Burak Bilgehan Özpek severek izlediğim kişilerden birisi. Umut vaat eden, titiz, bilimsel, metodik bir yaklaşımı var yani Türkiye’de zor gördüğümüz bir yaklaşıma sahip.

Ama Selin Sayek Böke’nin kamulaştırmasını konu aldığı programda (Daktilo 84, Çavuşesku’nun Termometresi) Selin Sayek Böke’nin “Ak Partinin özelleştirdikleri kamulaştırılacaktır, bu konuda müzakere yapılmayacaktır” sözünü alıyor ve müzakere yapılmayacaktır sözünün aslında müzakereye açığız anlamına geldiğini iddia etti!

İnanılır gibi değil.

Müzakereye yapılmayacaktır sözü nasıl olur da müzakereye açığız anlamına gelebilir?

“Hayır deniyor ama aslında bu Evettir” denilebilir mi? Bu yaklaşım akla, mantığa, bilimselliğe uygun mu?

Medya maymunu olma, sözünün önünü alamama tehlikesi içinde Özpek.

Ekonomik Kriz Üzerinden Muhalefet

Eylül 14, 2020

Muhalefetin ve özellikle CHP’nin son yerel seçimlerde elde ettiği başarının ana nedeni ekonomik kriz. Ak Parti ekonomiyi iyi yönetemiyor, büyütemiyor. Seçmen de ona kızıp muhalefete oy veriyor.

Her şey güzel o zaman muhalefet açısından. Sorun var mı?

Var.

Muhalefet şu anda yalnızca Ak Parti’nin ekonomiyi kötü yönetmesi yüzünden başarı elde ediyor, kendisi daha iyi olduğu, daha doğru ve iyi politikalar ürettiği için değil.

İktidarın elinde büyük olanaklar var. Konut ve otomotiv kredi faizlerini düşürüp yüzbinlerce kişinin ev ve araba almasını sağlaması bu olanakların bir tanesiydi.

Tek bir hamleyle ekonomide gözle görülen bir canlanma oldu.

Ekonomik gidiş tersine dönebilir, örneğin stokta bekleyen Mehmet Şimşek’in ekonominin başına geçirilmesi bir anda çok şeyi değiştirir.

Bu da ekonomik kriz yüzünden Ak Parti’den kaçan seçmenin tekrar ona yönelmesi anlamına gelir.

Bu nedenle, muhalefetin yalnızca ekonomik krizden beslenen bir politikayı terk edip düzgün, aklı başında politikalar üretmesi gerek.

İktidarın elindeki gücün büyüklüğü ve faiz düşürmenin olumlu sonucu için aşağıdaki habere bakabilirsiniz.

Aklı başında değerlendirmeler ve öneriler için de şu linke  gidebilirsiniz:

https://muratyildirimoglu.wordpress.com/2016/05/28/chp-icin-politika-onerileri/

Uydurukçu Ünsan Ünlü

Eylül 12, 2020

Ünsal Ünlü’nün aşağıdaki adreste bir videousu var. Bu videoda Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikayesi adlı romanını ele alıyor.

https://www.youtube.com/watch?v=WaXXH80I8vU

İyi bir iş yapıyor gibi görünüyor ama olağanüstü yanlışlar var videoda. İnanılır gibi değil.

Birinci yanlış Eugène Delacroix’nun ünlü resminin Fransız İhtalilini gösterdiğini iddia etmesi. Bu resim 1789 tarihli Fransız İhtilali’ni değil 1830 tarihli bir başka ihtilali gösteriyor.

Ayrıntılar şurada bulunabilir:

https://en.wikipedia.org/wiki/Liberty_Leading_the_People

Sonra, romandaki bir kısmın Tolstoy romanlarına selam çakma olduğunu söylüyor. Dickens Tolstoy ve Dostoyevski’den çok önce yazan birisi. Hatta her iki Rus yazar Dickens hayranı.

Olsa olsa Tolstoy kendi romanında Dickens’a bir selam göndermiş olabilir.

Yine Ünsal İki Şehrin Hikayesi adlı romanın Dickens’ın ikinci romanı olduğunu söylüyor. En büyük yanlış da bu olabilir.

İki Şehrin Hikayesi’nin yayınlanma tarihi 1859. Çok bilinen iki başka romanının (ki ilk romanlar bile değil bunlar) tarihleri şöyle: Oliver Twist, 1837 ve David Copperfield, 1849

Bilgisayarın boot ediyor mu?

Eylül 7, 2020

Bilgisayarlarımız boot eder. Bilgisayarların bir bootstrap işlemi vardır.

İyi de niye bilgisayar başlar (computer starts) ve işletim sisteminin başlangıç işlemi (computer/operating system startup routine) demiyoruz da “boot” ve “bootstrap” sözcüklerini kullanıyoruz?

Bu durumun nedeni, aşağıda temsili resmi bulunan Baron Munchausen

Baronumuz Almanyalı küçük bir soylu ve iyi bir iş adamı. Bir özelliği daha var, masal anlatmayı seviyor.

Olağanüstü olayları sanki kendi başından geçmiş gibi anlatıyor.

Anlattıklarının bir bölümü bizimle ilgili: Osmanlıya karşı savaşırken başından geçenleri anlatıyor. Örneğin bir seferinde atılan top güllesinin üzerine oturup hızlı bir seyahat ediyor.

Anlattığı bir olayda, atıyla birlikte bir bataklığa saplanıyor. Çizmesinin askını (strap) çekerek atını ve kendisini bataklıktan çıkarıyor!

Çizme/botun askısı aşağıdaki resimde kırmızıyla çevrili olan şey.

Normalde botu giyerken askısından çekiştirerek ayağımızı rahatça sokuyoruz.

Baron’un anlattığı şeyin deli saçması olduğu açık: Bataklıktan bu şekilde kurtulamazsın.

Ama bu öykü yaygınlaştıkça, olanaksız-umarsız görünen durumlardan kendi gayretiyle çıkma işlemini bootstraping denilmiş.

Bilgisayar önceleri de şimdi de ilke bir program ile ayağa kalkıyor. Bu programa, bilgisayar kendi başına başlamayı başarabildiği için, anlatıya uygun olarak bootstrap yordamı denmiş.

Bilgisayarın başlaması da kısaca boot etmesi olarak anılmış.

Nereden nereye.

Not: Bazı kaynaklar da bootstrap sözcüğünün Baron’la ilgisinin olmadığını, Baron’un anlatısında bataklıktan çıkmak için saçını (at kuyruğu kısmını) çektiğini belirtiyor.

Doğrusunu tarihçiler bilir.

Siyahi Amerikalılar, siyahi Avrupalılar

Eylül 3, 2020

Halk TV’de aşağıdaki gibi bir haber var:

Haberi okuduğunuzda yapacağınız tek şey alçak beyaz polislere saydırmak.

Görünüş o ki Amerika’da siyahilere kötü davranılıyor, siyahiler sıklıkla polis tarafından katlediliyor.

Bu düşünceyi doğrulayan yığınla başka haber de var. George Floyd’un boynuna bir beyaz polis bastırıp ölümüne neden olmuştu.

Daha önce de Ahmaud Arbery adında bir siyahinin koşarken silahlı beyazlar tarafından öldürüldüğünü duyduk. Koşu yapan bir siyahinin ırkçı beyazlar tarafından öldürülmesini lanetledik.

Yalnız olayların bir başka yönü daha var. Örneğin, yukarıdaki haberin ayrıntısında, Daniel Prude’un çevresine sıkıntı yarattığı için kendi kardeşi tarafından polise ihbar edildiğini okuyoruz.

Hem kardeşinin yanında hem de polisler geldiğinde Covid’li olduğunu söyleyip herkese tükürdüğünü de öğreniyoruz.

Polisin başına geçirdiği “poşet” onu boğmak için değil tükürmesini ve ısırmasını önlemek için.

Koşarken öldürülen Ahmaud’un da ayrıntıları var. Beyazların çoğunlukta olduğu ve son zamanlarda çok sayıda hırsızlık olayının yaşandığı bir bölgede koşuyor Ahmaud.

Bunun kendisi de sakıncalı değil, koşarsa koşsun. Ama aşağıdaki videoda görüleceği gibi, koşarken duruyor, çevresini kontrol edip kimsenin olmadığı bir eve giriyor, evde geziniyor, tekrar dışarı çıkıyor. Amacının hırsızlık olması büyük olasılık.

Ahmaud’u vuranlar hırsızlık olayları karşısında örgütlenen mahalle halkı. Ahmaud’u fark edince polisi arıyorlar ve polis gelene kadar onu tutmaya çalışıyorlar. Ahmaud onlara saldırıp ellerindeki silahı almaya davranınca öldürülüyor.

https://www.youtube.com/watch?v=Ttm_UOojaLU

George Floyd da Müslüman bir dükkan sahibine sahte para vermek istediği için göz altına alınmaya çalışılıyor. Ölümü bu sırada oluyor.

Bu haberlerin ortak noktası nedir?

Siyahilere iyi davranılmadığı ve polisle karşılaşmaların ölümle sonuçlandığı ortada.

İyi de neden hep siyahiler? Örneğin aynı derece ırkçı olması gereken Amerikalı polisler neden Çin kökenlileri, Müslümanları, Latinleri değil de hep siyahileri öldürüyor?

Bunun başta gelen nedeni siyahilerin içinde bulunduğu durum.

Bir süredir yaşadığım İngiltere’de bunu daha iyi gözleme şansım oldu.

Siyahiler toplum içinde en uyumsuz sayılabilecek grup. Az eğitimliler, düşük gelirli işlerde çalışıyorlar, aşırı dışarı dönükler (extrovert). Aralarında uyuşturucu madde kullanımı ve ticareti de yaygın. Dolayısıyla suç oranı da yüksek.

Dışa dönüklükleri öyle böyle değil; aşırı yüksek sesle ve bol el kol hareketleri kullanarak konuşuyorlar. Eğlenceleri de bir o kadar gürültülü. Dinledikleri müziğin hep rap müzik ve türevleri olması da cabası.

Örneğin Türk toplumu böyle değil, bizde bu çeşit davranışlar hoş karşılanmaz. Biraz daha açık söylemek gerekirse, bu türlü aşırı gürültücü kişiler her gün dayak yiyebilir Türkiye’de.

Diğer toplumlar da öyle. İngiltere’deki Hintliler, Çinliler de kendi içlerine kapalı toplumlar ama bunlar da bizim gibi içe dönük insanlar.

Yaşayışlarıyla, konuşmalarıyla çevrelerini rahatsız edecek diye korkuyorlar.

Siyahiler kötü durumda. Öncelikle bunu kabul etmek gerek. Sonra da bunu düzeltecek önlemlerin alınması gerek; hem devlet hem de siyahilerin kendileri tarafından.

Siyahileri yalnızca kurban şeklinde görerek durumu anlayamayız ve düzeltemeyiz.

Açlık Grevleri

Ağustos 28, 2020

Avukat Ebru Timtik açlık grevi eylemi sonunda öldü.

Sosyal medyada bu konu üzerine yorumlar toplumsal kutuplaşmayı iyi gösteriyor.

Bir tarafta Ebru Timtik’i DHKC üyesi olmakla, savcı Mehmet Kiraz’ın öldürülmesini onaylamakla, hatta bu eyleme yardımcı olmakla suçlayanlar var. Bu taraf Ebru Timtik’in ölümüne seviniyor.

Öbür tarafta Ebru Tiftik’in eylemini destekleyen, adil bir şekilde yargılanmadığını ve aşırı fazla bir ceza aldığını, Timtik’in şehit olduğunu söyleyenler var. Onlara göre de Ebru Timtik kutsal bir dava için kendini feda etti.

Gerçekse genelde olduğu arada bir yerde.

Ebru Timtik, DHKC üyesi mi? Evet, bu kesin.

Ebru Timtik’in Savcı Mehmet Kiraz’ın öldürülmesi olayındaki rolü nedir? Ebru Timtik bu olayda arabulucu olarak rol almış ve Kiraz’ı rehin alan iki DHKC’li ile görüşmüş. Bunun yanında kendisinin bir DHKC’li olarak Mehmet Kiraz eylemine destek verdiğini düşünmek yanlış olmaz. Ama bu bir düşüncedir. Birisinin öldürülmesini istemek ya da onaylamak çirkin bir iştir ama bu bir düşüncedir ve eyleme dönüşmediği sürece genel olarak yargı konusu olamaz. Yargı konusu olsa Türkiye’de yargılanmayan kimse kalmaz çünkü her görüşteki insan, karşı görüşteki insanların ölmesini için için arzu ediyor (bazen de açıkça ifade de ediyor).

Ebru Timtik adil şekilde yargılandı mı? Bunu söylemek zor. Ak Parti döneminde yargı halen güzel, dürüst kararlar verebiliyor ama birçok durumda yargılamanın kendisi sorunlu, cezalar aşırı.

Ebru Timtik’in ölüm orucu eylemi doğru mu? Kesinlikle doğru değil. Bu kötü eylem neredeyse yalnızca Devsol-DHKC üyelerinin uyguladığı bir eylem. İşe yaradığı da oluyor; örneğin Grup Yorum üyelerinin bazılarının ölüm orucu sonucu ölmesi grubun konser yasağının kalkmasına neden oldu. Ama Timtik örneğinde olduğu gibi çoğu zaman da işe yaramadı.

Başka bir durum da ölüm orucu eylemcilerinin genelde Alevi olması. Bu durum da çok sakıncalı. Aşırılığı, şiddet eylemlerini, ölüme varan tepkileri bir mezheple özdeşleştirme tehlikesi var. Tabii bunu tehlike olarak görenler yalnızca dışarıdan bakanlar. Yoksa DHKC bir eleman deposu olarak gördüğü alevilerin bu eylemlerle özdeşleşmesinde şikayetçi değil.

Dolayısıyla bu tür olayları yorumlarken uçlarda savrulmamalı, insanlığımızı kaybetmemeli, olayları soğukkanlı şekilde yorumlamaya gayret etmeliyiz. Tepkilerimiz de buna uygun olmalı. Aşırılıktan çok az kişi kazanırken, çoğunluk kaybeder.

Boşanma-Ayrılma, Kayıp Bir Çocuk, Üvey Baba olarak David Gilmour

Ağustos 27, 2020

Gelişmiş ülkelerde güçlü bir bireycilik var. Toplum ne diyor demeden kendi düşüncesine göre yaşamak, kendi çıkarlarını öne almak, görüşlerini korkusuzca dile getirmek ve savunmak bu bireyciliğin iyi yanları.

Ama aşırı olduğunda bu bireyciliğin kötü yanları ortaya çıkmaya başlıyor. Özellikle evlilikler ve evlilik dışı birlikte yaşamalar bu anlayışa uygun olarak çok kolay bozulabiliyor.

Genel düşünce şu: “Bu dünyaya bir kez geliyorum, neden evlendim diye bu adamı/kadını sonsuza kadar çekeyim ki?”

Doğru yanları da var tabi bunun. Hiçbir insan kendisini sevip saymayan, belki eziyet eden birisiyle yaşamak istemez.

Ama çoğunlukla kusurlar çift taraflıdır ve bu yüzden eşler birbirlerini suçlar, suçlamalar doğru da olabilir.

Sonunda boşanılır, ayrınılır, kurtulunur. Kim kurtulur ya da kurtulduğunu zanneder? Erişkinler.

Çocuklar hep kaybeden taraftadır. Onların zihninde bir yara açılır ve bu yara çok zor kapanır ya da hiç kapanmaz.

Resimdeki genç Charlie Gilmour, Pink Floyd’un en önemli üyelerinden David Gilmour’un evlatlığı:

Charlie Gilmour, 2010’da Londra’daki gösterilerde İngiliz bayrağına saldırırken görülüyor. Yüzünden huzursuzluğu, öfkesi anlaşılabiliyor.

İyi de, Charlie Gilmour neden bu kadar huzursuz, öfkeli?

Charlie’nin biyolojik anne ve babası İngiltere’nin entelektüel kesiminden. Babası Heatcote Williams 1960’lardan başlayarak önemli sayılabilecek yapıtlar ortaya koymuş bir şair, tiyatro yazarı ve oyuncusu, ressam ve heykeltraş.

Aynı zamanda en dengesiz insanlardan birisi. Bir seferinde kendisini reddeden kız arkadaşının evinin önünde kendisini yakmış.

Charlie’nin annesi de romancı, gazeteci ve şarkı sözü yazarı.

Annesi ve babası Charlie’yi yapacak kadar bir ilişki yaşayıp ayrılmışlar.

Daha sonra annesi David Gilmour’la ilişki yaşamaya başlamış ve bu ilişki evliliğe dönüşmüş. Evlilikleri halen sürüyor.

Charlie Gilmour yeni evini, yeni ailesini kolay kabullenmemiş. Bir seferinde kakasını evin duvarlarına sürmüş. Başka bir seferde bulduğu tüm fotoğraflarda David Gilmour’un yüzünü karalamış. Bu durumu şöyle açıklıyor: “Sanırım terk edilmiş hisseden çoğu kişi buna benzer şeyler yapmıştır”.

Ama David Gilmour iyi bir üvey baba olmanın ötesine geçmiş. Charlie onun için şöyle söylüyor: “David her zaman yanımdaydı. Beklenebilecek en iyi baba.”

Aşağıdaki resimde Charlie Gilmour, David Gilmour ve annesiyle mahkemeye giderken görülüyor. Mahkeme Charlie’yi 4 ay hapse mahkum etmiş.

David Gilmour ne kadar iyi bir üvey baba olursa olsun, Charlie’nin biyolojik babasının yerini tutmakta zorlanmış. 5-6 yıllık aralıklarla Charlie hep babasıyla görüşmeye çalışmış ve görüşmüş ama bunlar genelde düş kırıklıklarıyla sonuçlanmış.

Bir seferinde babası ona zaten kendisinin kaza eseri olduğunu söylemiş ve ona karşı bir yükümlüğünün bulunmadığını ifade etmiş.

Charlie şimdi 30 yaşında. Sevdiği ve kendisini seven birisiyle tanışıp evlenmiş bir de çocuk yapmış. Yaşadıklarını da biyografik bir kitaba dökmüş (“Featherhood”). Kitabın adı “Babalık” anlamına gelen “Fatherhood”dan bozma. İngilizler bu türlü söz oyunlarını çok sever.

Feather tüy demek. Kız arkadaşıyla ilk tanıştığı zamanlarda, arkadaşı bir gün eve yavru bir saksağan getirmiş, bir tüy yumağı. 2 yıl boyunca ona bakmışlar. “Dünyanın en zor işi bir saksağana bakmak olabilir” diyor Charlie. Her tarafa kakasını yapan, ilk başlarda kendi kendine beslenemeyen kuşu yaşatmışlar, ergin bir kuş haline getirip doğaya salmışlar. O kuşla birlikte, bir başkasına karşılıksız emek vermeyi öğrendiğini söylüyor.

Charlie’nin son fotoğrafı da şu:

Charlie bir kuşa 2 yıl boyunca bakarak kendisini de huzura erdirmiş gibi. Yüzünden belli oluyor bu durum.

Anne-babalık böyle bir şeydir: Karşılıksız bir sevgi ve emek verirken insanı sağıltır, arındırır, onu daha iyi bir insan yapar.

Ya da “yapabilir”.

Bir çocuk yaptığınızda bunu akılda tutmakta yarar var. Bireyciliğinizin bedeli kayıp çocuklar olmasın.

Bize benzemeyenler iyidir

Ağustos 26, 2020

Bağırsaklarımızda trilyonlarca bakteri, virüs, parazit ve mantar yaşıyor. Buna mikrobiyom deniyor ve sağlığımız için bu bakterilere, virüslere, mantarlara, parazitlere gereksinimimiz var.

Bağışıklık sistemi sorunlu bebek ve çocuklarda, 65 yaşını aşmış kişilerde bağırsak mikrobiyomunun çeşitliliğini kaybetmekte olduğu saptanmış.

Bağırsaklarımızda ne kadar fazla çeşitlilik varsa sağlığımız da o kadar iyi.

Benzer şekilde, insan toplumlarında da çeşitlik iyidir.

Çeşitlilik gelişimin temel taşlarından birisidir. Çoğunlukla bize benzemeyenlerden öğreniriz çünkü.

Bu yüzden toplumsal çeşitliliği azaltmaya, tek tipleştirmeye yönelik her uygulama zararlıdır.

Karşıt görüşlüleri yok etmek istediğinizde bunu düşünmekte yarar var.